Sıradışı hikayeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sıradışı hikayeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Oca 2014

Kavganın sırrına erenlerin tebessümü

Direnen bütün halklar aynı dili konuşur.
Biz o dilde şarkılar söyledik. El ele tutuşup dans ettik meydanlarda.
Etrafımızdaki soğuk yüzlerse sesimizi duymadılar. Dilimizi bilmiyorlardı...
* * *
Hans Gutmann için 1933 yılının ilk ayının son günü hayat, simsiyah bir fotoğraf karesine döndü. Oysa o, siyah-beyaz fotoğraflarında daima umudun bütün renklerini yakalamayı bilirdi. Elinden düşürmediği makinesiyle hikayeler anlatırdı, sözcüksüz. Aslında anlatıcı o değildi; o ânı sonsuzlaştırandı. Anlatanlar, bir âna sığan hakikatleri bakışlarına yazdıranlardı.
Sonra dehşet düştü yaşama umutla bakan gözlere. O dehşeti gördü Hans Gutmann. Bakamadı fotoğrafın gözüne. Maviydi rengi. Masmavi. Kan kokuyordu. Susturamıyordu kulaklarını sağır eden sesleri: „Heil Hit-ler! Heil Hit-ler! Heil Hit-ler!..“
* * *

25 Kas 2013

Masîro’daki mavi sonbahar

şu dağdaki gezene bak
gözlerinin rengine bak
mavi gözler, kan kan olmuş
şu feleğin işine bak…


Sarı yapraklar zamanını yaşıyoruz yitik mevsimler diyarında. Mevsimimizi arıyoruz zamanın sonsuzluğunda. O sonsuzluk ki, hiçbir mekana sığmıyor; yakalamıyor hiçbir saatin yelkovanı yaşadığımız zamanı. Takvimin yaprakları koparılırken rüzgar nereye taşıyor yaşanılan zamanı? Ki geçmiş zaman dedikleri belleksizliktir. Oysa bizde zaman, her daim ‘şimdi’de saklıdır. Tıpkı bir yaprağın yeşilliğinin sarı renginde gizli olması gibi.
Bütün renkler, her rengin bütün tonları zamanın muhteşem irisinde varlık bulur. Ki varlık aynı zamanda zamanın rengini taşır. Veya zamandır varlığa rengini veren. Renkse aslında oluştur. Varlık olarak yaprağa zaman değdiğinde, oluş sarıya bürünmenin ta kendisi olur.
Hafif bir rüzgar eser ansızın. Öyle hafif ki, sarı yaprak dalından kopup usulca düşmezse toprağa hissedilmeyecek bile. Bir zaman sonra kurur damarları, koyulaşır teni, içine çekilir bedeni. Sonra bir baktın ki kaybolmuş. Yok olmuş sanırsın. Oysa zamanın okşadığı hiçbir varlık yok olmaz. Yaprak da sadece farklılaşmıştır. Toz olup toprağa karışmıştır. Rüzgarın kanatlarında uçmuştur bir dağdan bir vadiye; zamanı geldiğinde yeniden güneşin kollarına bırakmak için kendini…

30 Mar 2013

Garzan’a aktı Ava Mezin

Ehmed
O güne kadar şarkı söylediğini hiç duymamıştım. Hatta mütevazı moral akşamımızda bir parçayı seslendirmek üzere ‘sahneye’ çağrıldığında söyleyeceğine pek ihtimal vermemiştim. Herkes büyük bir merakla, tek ses etmeden bekliyordu. O gözlerini yere dikmiş, hiçbirimizin görmediği çok uzaktaki bir yere bakıyordu. Derin bir nefes aldıktan sonra, gözlerini baktığı noktadan ayırmadan söylemeye başladı şarkıyı:

‘Ava Mezin, Ava Mezin
Ava Mezin tê bi xwînê 
Ava Mezin, kul û kîn e
Dil birîn e kaniya jînê
Ava Mezin, Ava Mezin…‘  

Huzur veren bir sesi vardı.

* * *
Bazı zamanlarda devrimin hinterlandı oldu, mücadele etmeyi öğretti. Bazı zamanlarda güvenli liman oldu özgürlük denizinde fırtınaya yakalananlara. Fişlenip adı-eşgali bilinenlere kucak açtı; Bedirxan kardeşlere, Nuri Dêrsimî’ye, Osman Sebrî’ye, Cegerxwîn’e. Bazı zamanlarda da atılıma mekan oldu; xoy yani xwe idi zaten, hawar oldu hem serxet’e, hem binxet’e. O xet’e dikilen tel örgülerden ne çok insan geçti. En çok da kuzeyden geldiler. Dîcle ve Ferat gibi kollarını açtı Rojava, herkesi kucakladı onyıllar boyu. Sonra zamanı geldi ve Memduh Selîm Beg’den 60 yıl sonra yeniden serxet’in yolunu tutacaktı binxet’tekiler...  

15 Ara 2012

Ölümlerden doğan serhildan

'Her veda, bir belleğin doğuşudur.' (Anonim)



Bu dünyada nerede ölümlerden doğmuşsa halklar, yas ile isyan arasındaki yaşamsal bağ kurulmuştur. Doğuştan sahip olunan tek hak 'ölüm hakkı'ysa eğer, kolektif (ve bunun içerisinde bireysel) yaşam 'hak'kına erişmenin yolu, ölüm üzerine kurulu 'yokluk' hesabını bozmaktan geçer. Ki hesabı yapanın gözünde fiziki ölüm, dünyaya gelindiği andan itibaren başlayan bir – varlık değil – yokluk sürecinin nihai sonu, son aşamasıdır sadece. Ölen, zaten yoktu. 

Fakat yaşamı 'kayda değer' olmayan, egemenin elinde çektiği tesbihin son boncuğunu, ölüm zincirinin son halkasını kopardığında, ip kopar ve bütün boncuklar yere dökülüp dağılır. Hesap bozulur. O artık ölümlü değil. Ölmüş olmasına rağmen. Çünkü yası, isyandır. İsyandan yoksunsa yas, öldürür. Fakat isyan-ı yas, yaşatır. Çünkü yaratır. O yüzden ölümlerden doğan halklarda cenaze töreni, bir anlamda yaradılıştır da. 'Romantize' edilebilecek bir tercih değil bu. Tersine, omuzlarda ölü taşıyarak yaşam savunuculuğunun, varlık mücadelesinin en saf, sade, somut ama aynı zamanda sembolizmle dolu halidir. 

Yas, katili tatmin eder. Sevindirir. Başkasının acısı onu mutlu eder. Ama isyan-ı yastan korkar. Çünkü yarattığı acı üzerinden yükselen her isyan, onun için yenilgidir, acizliktir. O yüzden isyanı bastırmaya, acıyı büyütmeye çalışır. Bunun için her yolu mübah görür. Ölüye saldırmayı, cansız bedenini parçalamayı dahi. Öldüremediği ölüyü ikinci kez katletme çabası bu. Ve bununla birlikte, yası tutanların acılarına acı katma, yüreklerini parçalama girişimi. Amaç, bir bakıma acıya boğmak, isyan edemez duruma düşürmektir. 

28 Kas 2012

Yası tutulmayanların hayatı

Macar-Rus kökenli ABD'li düşünür Judith Butler, 11 Eylül'de Frankfurt'taki ünlü Pauls Kilisesi'nde yapılan bir törenle, layık görüldüğü Adorno Ödülü'nü aldı. Ödül konuşmasında Butler, Theodor W. Adorno'nun ünlü "Yanlış hayat doğru yaşanmaz" sözüne atıfta bulunup, Frankfurt Okulu'nun kurucusunun ahlak felsefesini bugünün koşulları ışığında yeniden bir değerlendirmeye tabi tuttu. Butler, doğru yaşama dair sorunsalların ahlakın esas sorunlarından, hatta temel sorunu olduğunu vurguladıktan sonra, ahlakın baştan itibaren biyopolitikası ile bağlantılı olduğu tespitini yapıyor.  Biyopolitikasını ise"yaşamı örgütleyen güçler" olarak tanımlıyor ve buna, "daha kapsamlı bir nüfus politikası kapsamında resmi veya devlet dışı uygulamalar ve farklı biçimlerle hayatı güvencesizliğe teslim eden ve aynı zamanda hayatlara farklı değerler biçilmesi için belli uygulamalar belirleyen güçler"i de dahil ediyor.
Butler'in temel meramı, belli bir yapısallık içinde kişinin kendi yaşamını örgütleme, şekillendirme ve özellikle de yaşamına 'doğruluk' kazandırma olanakları ile ilgili. Ama bu konuda esas insiyatif bireyde midir? Birey, mevcut sistem içerisinde kendi yaşamını hangi derecede örgütleme imkanına sahip? Ve iktidar, nasıl bir rol oynuyor?

7 Eki 2012

Basê'nin mezarsızları

Yeryüzünde bir yer. Yüzünün doğusu dağ, batısı Dicle. Güneyi yara izi, kapanmamış. Kapanmıyor. Dokundukça kanıyor. Öyle çok kan biriktirmiş ki nehrin kıpkızıl aktığı zamanlarda, çorak topraklara bile sinmiş ölüm.
Haritada adı yoktu bu toprakların. Köylülerse Basê diyordu. Sonra bir gün kamyonla geldiler. Toprağı kazdılar, direk diktiler. Mavi bir tabela astılar. Üstünde 'Güçlükonak' yazıyordu. O gün lanet geldi. O günden sonra toprağın yerini kemik almaya başladı. Bin dokuz yüz doksan. Mayısın beşi. İnsanlar, tabelanın takıldığı o günü hala lanetleyip duruyor. Çünkü güçlü konağını kurmaya gelen, ölümden başkası değildi. Ve o günden beri adı hep katliamla anılıyor Güçlükonak'ın. Oysa mezarı bile yok...

* * *

9 Eyl 2012

Halim hala 16 yaşında

Özel Operasyonlar Birliği'ne üye 28 yaşındaki Klaus T., elinde silahla Halim'i kovalıyor. Ve birden 15 santim mesafeyle bir el ateş ediyor. Daha sonra, 'kaza' olduğunu söyleyecekti. Bütün bir devletin kurumları, emniyetten mahkemesine, devletin polisini 'terörist Kürtlere' karşı korumak için seferber olacaktı.

Koşuyordu. Ömrünün en hızlı koşusuydu bu. Ölümüne koşuyordu, yaşamak için. Ayak sesleri gecenin sessizliğinde yankılanıyordu. Kare şeklindeki kaldırım taşlarına çarpan bu boğuk sesi ilk defa duyumsuyordu. Şimdiye kadar sadece tozlu toprak yollarda koşmuştu. Birden yangınlar içindeki köyün yolunda, kurtarabildikleri birkaç parça eşyayı yükledikleri kamyonun peşinden koşan köpeğinin çaresiz bakışları gözlerinin önüne geldi.
Aniden bir silah patladı. Silah sesini duymasıyla sırtında sıcak bir sızıyı hissetmesi bir oldu. Düştü. Yüzünün doğusu sert kaldırım taşına çarptı. Kımıldayamıyordu. O yaşamı kovalarken ölüme mi yakalanmıştı şimdi? Üstelik Almanya'da! O nelerin üstesinden gelmemişti ki. Korkunç işkencelere dayanmıştı, direnmişti. Devlet kurşunuyla can vermemek, yaşamak için gelmişti buralara. Ne zorlukları aşarak ulaşmıştı bu soğuk ülkeye. Bir tek mücadele içini ısıtabiliyordu. Sığındığı devletin kurşunuyla mı ölecekti? 


25 Ağu 2012

Bir linç dalgasının kronolojisi

Hitler faşizminin ölümcül rüzgarının estiği yıllarda yüzbinlerce, belki de milyonlarca insan Auschwitz veya Dachau gibi, insanlığın bittiği yerlerde son yitmemek için kaçak yollara düştü. Niceleri ABD, Fransa ve farklı ülkelere kavuştu. Kimi, sığınak sandıkları limanlarda kabul edilmeyip ölüme yollandı. Kimi de, Nazilerin eline düşmemek için kendi eliyle hayatına son verdi. Fransa-İspanya sınırında, Gestapo'ya teslim edilmemek için zehir içen Walter Benjamin gibi... 
"Siyasi nedenlerden dolayı baskı görenler iltica hakkına sahip". Alman anayasası böyle diyor. Ama siyasiler öyle demiyor. Dünyanın dört bir yanında - çoğunlukla Batı'nın emperyalist ve sömürgeci politikaları sonucu - çatışma ve savaşlar artış gösterince, 1990'lı yılların başında Almanya'ya göç dalgası da yükselir. 1989'da Almanya'ya iltica edenlerin sayısı 120 bin dolaylarında iken, bir yıl sonra 190 bin, 1991 yılında yaklaşık 260 bin, 1992'de ise 440 bin mülteci gelir. Bahsi geçen dönem, Türk devletinin - Alman silah destekli - kirli savaşının da yükselip, köyleri yakılıp yıkılanların yoğun bir şekilde Almanya'ya sığındığı yıllardır.

1 Ağu 2012

Txabi'nin intikamı

Her halkın tarihinde kimi zaman büyük acılar, kimi zaman ise görkemli direnişlerle belleklere yazılan günler vardır. Kürtler açısından kendini tekrar eden kara günlerden biri, 29 Haziran'dır. 1925 yılında, takvimler 29 Haziran'ı yazdığında Şeyh Said ve arkadaşları idam edildi. Tam yetmiş iki yıl sonra ise, Abdullah Öcalan'a idam cezası verildi.
Nasıl ki Öcalan'a idam cezasının 29 Haziran'da okunması tesadüf olmadıysa, Bask Ülkesi'nin bağımsızlığı için mücadele eden ETA'nın kuruluşunun 31 Temmuz'a denk gelmesi de tesadüf değil.
1895 yılıydı. Baskların öz yönetimlerinin Madrid tarafından iptal edileli tam ondokuz yıl olmuştu. Ki Romalıların adını 'dağ halkı' anlamına gelen Barscunes koyduğu halk, yüzyıllar boyu bir yüzü denize, diğer yüzü dağlara bakan bu topraklarda kendi yaşamını kendi kurmuştu. İşgal anlamına gelen özerklik statüsünün iptali birden değil, adım adım geliştirilmişti. Kendilerine 'Euskaldunes' diyen Basklar, 'matxinada', yani isyanlarla özgürlüklerini savunmaya çalıştı. Egemenlerin yanıtı kanlı oldu.

19 May 2012

Taşlar toprağın kemiğidir

Dilek Gökçin'e

Çocukluğumun en güzel anlarını hatırlamaya çalıştığımda, aklıma hep damda uyuduğumuz geceler gelir. Çocukken gece uzaktı. Biz, hep o gelmeden gitmek zorundaydık. Uyandığımız zaman da o çoktan gitmiş olurdu. Bazı zamanlarda pencereden arardık; gecenin karanlığında ayı, yıldızları. Bulamazdık kentin ışıkları arasında.
Sılo dedemin henüz vefat etmediği zamanlarda, nasıl ki çeşmeden taşıdığım suyun şerbet gibi tatlı olduğuna inandıysam, bizim köyün de gökyüzüne daha yakın olduğuna inanıyordum. Köy, geceye yakındı. Güneşin doğduğu topraklara akşam da erken inerdi. Ve tam karanlık çökecekken, o ağır döşeklerin dama taşınmasını beklerkenki heyecandan daha güzeli yoktu. Sonra, en çok kırmızı satenli olanını sevdiğim o ağır, içi yünden yorganlar serilirdi. O kadar ağırlardı ki, sabahları uyandıktan sonra tek başıma yorganın altından çıkmaya çocuk gücüm yetmezdi.
Damın hemen arkasındaki bahçedeki çekirgelerin vır vır sesleri eşliğinde beklemeye koyulurduk kayacak ilk yıldızı. Gözlerimizi gökyüzünden hiç ayırmazdık. Ki çoğunlukla o beklediğimiz yıldız

13 Nis 2012

Paskalya'da darağacında dirilenler

James Connolly
Bir ayaklanmanın hikayesi...

(...) Biliyoruz düşlerini. Bilmek
Yeter düş kurup öldüklerini;
Ya aşırı sevgiden
Çıldırıp öldülerse?
Yazıyorum şiirimde
MacDonagh ile MacBride
Sonra Connolly ile Pearse
Hem bugün, hem gelecek günlerde,
Yeşil giyilen her yerde,
Değişti, her şey değişti kökten:
Korkunç bir güzellik doğdu.


(William Butler Yeats)

İrlanda ulusal hareketinin bin sekiz yüz seksenli yılların başında Charles Stewart Parnell liderliğindeki özerklik arayışları, "Home Rule" formülü ile özetleniyordu. Birleşik Krallık sınırları içinde İrlanda'nın özerk meclisi kurulacaktı. Bu amaçla hazırlanan yasa tasarısı oylamaya sunulduğu 1886 yılında da, ikinci denemenin yapıldığı 1893'te de reddedildikten sonra 1914'te nihayet kabul edildiğinde, dengeler çoktan değişmişti.

Birinci Dünya Savaşı'na beş kala, o güne kadar İrlanda özerkliğine kesinkes karşı çıkan İngilizlerle kuzeydeki Protestan Birlikçiler, bu kez "Home Rule" yasasının ateşli

31 Mar 2012

Beyaz kukuletalar, Kara Panterler

ABD'deki afroamerikan kurtuluş hareketinin liderlerinden Malcolm X bin dokuz yüz altmış beş yılında "Zenci, ellerini cebimden çek" sözleriyle katledildiğinde, Angela Davis Frankfurt Üniversitesi'nde Adorno ve Horkheimer'in derslerini dinliyordu. Şanslıydı. Irkçılığın maske takmaya ihtiyaç duymayacak kadar 'apak' olduğu bir dönemde, siyahi ten rengine rağmen burs kazanıp önce Massachusetts, ardından da Sorbonne'de okuyabilmişti. Şimdi ise Herbert Marcuse'ün yardımı ile Frankfurt Okulu'nun önde gelen isimlerinden sosyoloji ve felsefe dersleri alıyordu. Henüz 21 yaşındaydı.
Altmış beş senesi ABD'deki siyahiler için isyanın başladığı yıldır. Tam on yıl önce, Angela Davis'in memleketi Alabama'da Rose Parks'ın otobüsteki yerinden kalkmayarak gösterdiği itaatsizlik, bütün bir 'beyaz' sistemin boykotuna yolu açmıştı. Malcom X gibi suikasta kurban gidecek olan Martin Luther King, sivil itaatsizlik eylemlerine öncülük ediyordu. Mahatma Ghandi'nin öğretisini esas alıyordu, şiddet bulaşmamalıydı mücadelelerine.
Ancak siyah-beyaz televizyon ekranlarına yansıyan gösterilerde şiddete başvurmayan

17 Şub 2012

Mizgîn ve Çiya'nın emaneti

Jose'nin bana emanet ettiği kasetler.
Peşimde kovalayan varmış gibi koşar adımlarla yürümemin sebebi, belki de adımlamayı gecikmeli öğrenmiş olmamdır. Etrafımdaki çocuklar birbirini kovalarken, büyüklerce fark edilmeden kapının eşiğinden geçip kaçmayı denerken veya koşarken, ben daha kendi başıma ayağa bile kalkamıyordum. 
Sonra bir gün babam gelmiş köye. O tam ayrılacakken nenemin kucağından kalkıp herkesin şaşkın gözleri önünde ilk iki adımımı atmışım. Üçüncüsünde düşmüşüm. O gün üstümde krem renkli bir külotlu çorap varmış. Sol dizimin tam ortasında giderek büyüyen bir kırmızı leke beliriverince ağlamaya başlamışım. Nenemse ''Dur öpeyim, hemen geçer'' deyip çorabımın üstündeki kankırmızı lekeden öptü. Hikayenin tek hatırladığım karesi bu. Sonra ne zaman bir yerimi incittiysem, annem de hep aynı şekilde öperek geçirirdi acıyı. Çocuktum. Annemin dudaklarının değdiği her yaranın acısının hemen geçeceğine inanıyordum. 
Bunca yıl sonra, ilk adımlarımı attığım o günleri anımsarken aklım büyük yaralarımıza kayıyor. Dil yaramıza. Toprak yaramıza. Kalp yaramıza... Yaradan korkup ağlamak yerine, onu öpmek, bedeninde ve ruhunda en çok yara taşıyanlara mahsustur belki de. Biz de onlardan değil miyiz? 

22 Oca 2012

Sartre ve Halkın Davası

«Aulnoye'deki (Kuzey Fransa) çelik boru fabrikasının müdürlüğü işçilerce basıldı. 'Patron'larını tutuklayıp, yemeğini yediler ve ona geri kalanını bıraktılar: Kemikler. Otoriteye karşı proleter eyleme katılan bir işçi şöyle dedi: "Tuvalete gitmesini engelledik; kendi ofisine işemek zorunda bırakıldı."
Le Mans'daki bir küçük fabrikada patron, boynunda "İşçilerime ayda 60 bin Frank ödeme cüretinde bulunuyorum" yazılı afiş ile koşturuldu. Renault'da ise şeflerin karikatürleri makinelere asıldı.
İşveren aşağılamaları, 'Proleter Solu'nun (Gauche prolétarienne) yeni stratejisinin bir parçası. Yaklaşık 2 bin üyesi bulunan yaratıcı devrimci grup, üç hafta önce İçişleri Bakanı Marcellin tarafından yasaklandı. Burjuva kapitalist topluma karşı mücadele yöntemleri arasında, şeflere karşı 'direniş'in yanı sıra sabotaj ve hırsızlık da var. Maoist bir grup,