24 Tem 2011

O koltuktan neden kalkmadım?

Adım Rosa Parks. Bundan yaklaşık beş buçuk yıl önce hayata veda ettim. Ama sanmayın ki öldüm. Adım, haksızlığa, ayrımcılığa, ırkçılığa, sömürüye karşı mücadelede yaşıyor - sadece atalarımın köle olarak getirildiği, diğer atalarımın da sahibi iken kovulduğu Amerika topraklarında değil, dünyanın dört bir yanında. Egemenlere itaatın reddedildiği her yerde varım ben. Bazıları o akşamki yorgunluğuma vurmak istedi itaatsizliğimi. Yorucu geçen bir iş gününün ardından, bitkinliğimden ötürü otobüsteki yerimden kalkmadığımı yazdılar. Oysa orada, o koltuktan kalkmayan sadece ben değildim, benim şahsımda ırk ayrımcılığına karşı mücadele eden bir hareketti. Ama gelin, size hikayemin aslını en baştan anlatayım.


Egemen zihinlerin siyah-beyaz dışında renk tanımadığı bir dönemde ‘pembe’ anlamına gelen Rosa adıyla, Birinci Dünya Savaşı’na beş kala, 1913 yılında ABD’nin güney eyalatlerinden Alabama’ya bağlı Tuskegee’de dünyaya geldim. Kendilerini ‘Muskogee’ diye adlandırılan Creek kızılderilileri bilirmisiniz? Kuzey Amerika’nın orta güneyi çok uzun bir süre bu kabilenin denetimindeydi. Şehre adını da onlar verdi. Anlamı ise ‘savaşçı.’ Zaten fotoğrafıma dikkatle bakanlar yarı Kızılderili, yarı Afro-Amerikan olduğumu anlar hemen.

Ben daha iki yaşındayken babam bizi terk edince, annem ve abim Sylvester ile Montgomery yakınlarına nenemle dedemin yanına taşındık. İlkokul öğrenimimi orada, yani Pine Level’de gördüm. Hiç unutmam; okul servisi sadece beyaz öğrencileri taşıyordu. Okula kadarki yolu yürüdüğüm her gün o otobüsü yanımdan geçerken görüyordum. Çocuk aklımla çok da sorgulamıyordum bunu. Kabullenmekten başka bir şansımız yoktu. Fakat o otobüs, biri siyah, öbürü beyaz olmak üzere iki ayrı dünyanın olduğunu algılamama yol açan etkenlerden biriydi. Sonra bir gün, Ku Klux Klan denilen o beyaz sivri şapkalıların, ellerinde meşalelerle evimizin bulunduğu sokaktan geçerken, dedemin gerekirse bizi savunmak için elindeki tüfekle kapının önüne koştuğunu da hiç unutmadım. O gün bize bir şey olmadı, ama gittiğim ortaokul, siyahların eğitim görmesine tahammül edemeyenler tarafından iki defa yakıldı.

Aslında öğretmen olacaktım. Ama önce nenem, sonra da annem ciddi rahatsızlanınca kurslarımı tamamlayamadan eve dönüp, onlara baktım. O dönem berber Raymond Parks ile tanıştım. O da Alabamalıydı. Hemen hemen hiç okula gitmediği halde politik konulara çok hakimdi. Zaten ABD’deki siyahların hakları için mücadele eden NAACP’de (National Association for the Advancement of Colored People) aktif mücadele ediyordu. Ben 19 yaşındayken evlendik. Önce değişik işlerde çalıştım, sonra Raymond’un da desteğiyle liseyi bitirdim. Ki, o zamanlar lise mezunu siyahların sayısı çok azdı, inanın. Hele hele kadınlar arasında...

1943’te ben de NAACP’ye katıldım. Montgomery şube başkanının sekreterliğini yapmaya başladım. Bunun yanı sıra, ek olarak para kazanmak için farklı işlerde de çalıştım. Aslına bakılırsa NAACP’nin o dönemki çalışmaları bana çok da umut vermiyordu. ABD’de siyahların hakları için mücadele eden en büyük kuruluş olmamıza rağmen, çok da etkili olamıyorduk. Ama sonra yaşanan iki olay, beni çok derinden etkiledi. Biri, sözde bir beyaz kadının arkasından ıslık çalan 14 yaşındaki Emmett Till’in vahşice katledilmesiydi. Diğeri de, otobüste beyazlar için öngörülen bir koltuktan kalkmadığı için tutuklanan 15 yaşındaki Claudette Colvin idi.

Otobüsler üç bölümden oluşuyordu. Öndeki dört sıra beyazlar için ayırılıyordu. Arkası, Montgomery’deki kamu ulaşım araçlarının kullanıcılarının dörtte üçünü oluşturan siyahlar içindi. Ortası ise bir nevi tampon bölgesiydi. Siyahların oraya oturmasına müsaade ediliyordu ama bir beyazın tampon bölgeye oturması durumunda, arada boş bir sıra bırakmak üzere, siyahların kalkması gerekiyordu.

1 Aralık 1955 akşamıydı. İşten eve dönmek için otobüse bindim. 10 centlik ücreti ödeyerek, otobüsün orta bölümündeki koltuklardan birine oturdum. Üç durak sonra bir beyaz adam otobüse bindi. Ortadaki bölüme oturmak istedi. Şoför bunun üzerine, beyaz adamın beyazlığının zevkini çıkarabilmesi için, bizim kalkmamızı buyurdu. Sıradaki üç siyah kalktı. Ama ben kalkmadım. Şoför epeyce sinirlendi, kalkmamam durumunda polisi çağıracağını söyleyip, tehditler savurdu. Ben kalkmadım. İtaat etmedim. O çocukluğumda keşfettiğim iki ayrı dünyanın simgesi olan otobüste, tek ve ortak bir dünya için, iki dünyanın tam ortasında itiraz ettim ayrımcılığa. Kalkmadım. Sonra polis geldi. Beni zorla yerimden kaldırıp, ‘kamu düzenini bozmaktan’ gözaltına aldı. Bir gece tutuklu kaldım, ertesi gün tutuksuz yargılanmak üzere kefalet karşılığında serbest bırakıldım.

Yaşadığım bu olay anında Montgomery’deki siyahlar arasında duyulmaya başladı. Bir şeyler yapmanın zamanı geldiği konusunda hemfikirdi herkes. İlk harekete geçen, Kadınların Siyasi Konseyi (Women’s Political Council) idi. Kadınlar, davamın görüleceği 5 Aralık’ta bir gün sürecek otobüs boykotunu örgütledi. Hazırladıkları bildirileri çocuklara Montgomery’nin dört bir yanında dağıttırıp, insanları dava günümde otobüsleri kullanmamaya çağırdılar.

Davamın görüldüğü gün gerçekten de Montgomery otobüslerinde tek bir siyah bile görülmedi. Siyah halkın yüzde yüzü bu sivil itaatsizlik eylemine katıldı. Otobüsler boş boş şehrin sokaklarını turluyordu. Kamu ulaşım yerine alternatif bir ulaşım sistemi kurulmuştu; durak işlevini gören noktalar belirlenmişti, insanları oradan toplayacak özel araçlar veya siyahlara ait taksiler ayarlanmıştı. Yakın mesafede olan yerlere ise yürüyerek gidiliyordu. Bir nevi şehrin bütün sokaklarında protesto yürüyüşleri yapılıyordu.

Dava günü suçlu bulunmam üzerine toplanan 50 kadar aktivist, tek günlük boykota gösterilen devasa katılımdan güç alarak, kampanya kararını aldı. Kampanyayı örgütlemek amacıyla Montgomery Improvement Association (MIA) derneği kuruldu. Derneğin başkanlığına, o güne kadar pek de tanınmayan rahip Martin Luther King seçildi. 5 Aralık akşamı Holt Street Baptist Kilisesi’nin önünde 7 bin insana hitap ettiği bir konuşma yaparak, otobüs boykotunun sürdürüleceğini açıkladı.

Kamu ulaşım araçlarının ağırlıkta siyahlar tarafından kullanıldığını anlatmıştım. Düşünün, biz otobüsleri boykot edince belediye ciddi ekonomik sıkıntılar yaşamaya başladı. Boykotumuzu kırmak için ellerinden geleni yapmaya çalıştılar. Ama başarılı olamadılar. Ki, Montgomery Otobüs Boykotu olarak tarihe geçecek ve toplam 381 gün sürecek bu eylem, esasında 42 bin örgütlü insanın sivil itaatsizliği idi.

Davamın görüldüğü tek duruşmada ‘suçlu’ bulunup, toplam 14 Dolar’lık para cezasını ödemeye mahkum edilmiştim. Ama biz bu cezayı kabul etmeyecektik. Çünkü ben suçlu değildim. Suçlu olan, ırk ayrımcılığına dayanan sistemin kendisiydi. Derken, otobüslerdeki ayrımcılığın anayasaya aykırı olduğunu söyleyerek sistemi mahkemeye verdik. Alt mahkemelerde sonuç alamayınca Şubat ayında bölge mahkemesine gittik. Çok kararlıydık. Mesele otobüslerle sınırlı değildi, oradan başlamak üzere ırk ayrımcılığını adım adım ortadan kaldıracaktık. ‘Kader’ demeyecektik. İtaat etmeyecektik artık. İtiraz edecektik. Ve Haziran’da görülen karar duruşmasında gerçekten de otobüslerdeki ayrımcılığın sona erdirilmesi yönünde karar çıktı. Şehrin beyaz yöneticileri tabii ki karara hemen itiraz etti. Ama sonuç alamadılar: 13 Kasım 1956’da kararını açıklayan Anayasa Mahkemesi, haklı olduğumuzu ilan etti ve otobüslerdeki ırk ayrımcılığı kalktı.

Benim sivil itaatsizliğim ile başlayan bir halk hareketinin başarısıydı bu. Öyle ki, biz de Montgomeryliler olarak ABD’nin diğer şehirlerindeki siyahlar için ilham kaynağı olduk. Onlar da aynı şekilde otobüsleri boykot ederek, ırkçı sistemi adım adım iflas ettirdi. Davamın görüldüğü güne kadar, vaaz ettiği kilisenin dışında adı pek duyulmayan Martin Luther King ise, milyonların lideri oldu, ortak hayallerin sözcülüğünü yaptı.

1 Aralık 1955 akşamı emirlere itaat etmeyip, yerimden kalkmaya itiraz ettiğimde her zamankinden daha yorgun değildim. Beni yoran, beni bıktıran işler değil, her gün yeniden yeniden uğradığımız haksızlıktı, ayrımcılıktı, ırkçılıktı. Yerimden kalkmayışım sıradan bir kadının eylemi değildi. Ben örgütlü bir siyah kadını idim. Bu tek kişilik sivil itaatsizlik eylemi yaptığım gün, 12 seneden beri NAACP’de çalışmaktaydım. Hatta aynı yılın yazında, Tennessee’deki işçi ve yurttaş hakları hareketinin örgütlendiği Highlander Center tarafından düzenlenen bir haftalık eğitime katılmıştım.

İşte benim hikayem bu. Bazılarının dediği gibi, spontane, bireysel bir eylem değildi benimkisi. Evet, taşı harekete geçirdim belki. Ama o taş nasıl büyüdü? İşte, bugün onları da hatırlamak lazım: Dava günündeki boykotu örgütleyen kadınları. Bunun için bildiriler dağıtan çocukları. Boykotu uzun soluklu bir eyleme dönüştüren Martin Luther King ve MIA’daki yoldaşları. Sistemi mahkemeye vermem için bana cesaret veren, bana hep destek olan Montgomery NAACP başkanı olan hocam E.D. Nixon, eşim ve NAACP’deki bütün arkadaşlar. İnsanları özel araçlarıyla ve taksileriyle taşıyanlar. Yani, Montgomery’de yaşayan bütün siyahlar. Benim hikayem ancak onların hikayesi ile birlikte tamamlanır, anlam kazanır. Bundan dolayı hikayem onların hikayesidir, onların hikayesi benim hikayemdir.

* 10 Nisan 2011'de PolitikART'ta yayınlandı

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder