16 May 2017

Son gördüğüm dağ Bêzar’dır; öldüğüm dağ Bêzar (Evrim Alataş)

Bêzar Dağı
Şarkıda diyor ya “Şukriyê min bê biharê”, yok hayır, benim adım Şükrü değil, Fidel’dir. Hemen anlatayım meseleyi… 1976’da doğdum, Malatya’da. Tabii o zamanlar devrim havası esiyordu memlekette. Adlarımızı da o havanın tesiri ile koydular.

Kimimize Stalin, kimimize Lenin… Bana da Fidel düştü. Ama ortaokul yıllarında devlet ailelerimize dava açtı. İsmimi Şükrü olarak değiştirdiler. Fakat yeni ismim sadece cebime bir türlü sığdıramadığım kimliğimde yazılı kaldı. Hiç kimse bana Şükrü demedi. Şarkıda Şükrü denmesine de bozuldum, yalanım yok.

Nereden başlayayım, size bu “Çîyayê Bêzar” şarkısının hikayesini nasıl anlatayım… Yani bizim hikayemizi… Biz Malatya’da bir grup gençtik. Çoğumuz dersane öğrencisiydik. Sene 1994’tü. Her yer hareketliydi. Dağların tümü… Herkes kendisine dağ seçiyordu. En çok herkes dağların adını biliyordu. Ben, biz, yeşil bahçelerde, kayısı ağaçlarının arasında büyümüştük. Hepimiz daha yeni yeni sararan kayısılar gibiydik. Çok genç. Çekirdeklerimiz kararmamıştı bile. Biraraya gelip gülüşür, tartışır, planlar yapar, hayaller kurardık. Çekirdeklerimiz kararmamıştı ama gözümüz karaydı.

Bu bahsettiğim grubun içinde dersane öğrencileri vardı, bizim köylü arkadaşlar, başka köylerden gençler… Biz de kendimize dağı seçmiştik. Çoktandır dağ başlarında düşlüyorduk kendimizi. Fırsat kolluyorduk. Derken, bizim köylü olup da çok önceden dağa giden İrfan’ın yakınlarda bir yerlerde olduğunu, komutan olduğunu duyduk. Kimler gidecekse gitsinmiş. Ben de yükümü tuttum. Kimselere söylemeden, kuzenim ve köydeki diğer arkadaşla beraber, ayrı bir koldan vurdum Adıyaman yoluna.

Mayıs’tı, bahardı, yeşildi, çiçekliydi her yer. Yol boyu dereler coşmuş, kuzular etrafa salınmış, her yeri çiçek ve tabiatın yeni yüzünün kokusu sarmıştı. Bindiğimiz dolmuş süzüle süzüle vardı Adıyaman’a. Her şey gizlilik içinde; her şey heyecan, istek, kaygı, coşku… Her şey iç içe… Derken vurduk bir köy yoluna. Gittik ki ooo, herkes orada. Bekliyorlar. Bizden önce gitmişler. Sayımız epey arttı. Sonra beklemeye başladık. Bizi İrfan ile buluşturacak olan aracıdan gelecek haberi…

1993 katılımlı Gerilla Deniz Güner (Rizgar), Bêzar'da şehit düştü
Bir gün sonra dediler ki bize “Haydi kalkın, gidiyoruz”. Vay be! Demek ki gidiyoruz. Tabii biz böyle kendi heyecanımıza boğulmuşken, arkamızda tenekeler çalınmaya başlamış bile. Devlet istihbaratının herşeyden haberi varmış. Neyse, toplanıp yürümeye başladık. Yürü babam yürü. Yol bitmez, güç biter. Köy çocuğu olsak da, kayısı çocuğuyuz biz, dağ çocuğu değiliz ki. Genciz genç olmasına da, yine de enerjinin bir sınırı var. Sözü uzatmayayım. Vardık İrfan ile buluştuk. Başkaca bir iki gerilla daha vardı yanında. Epeyce heyecanlandım. Bir geceyi onlarla bir mağarada geçirdik. Yeni hayata adım atmıştık artık. 17 Mayıs gecesiydi.

18 Mayıs günü erkenden uyandık. Bundan sonrası yürüyüştü. Eğitim kamplarına ulaşıncaya kadar yürüyecektik. Dağ başlarının serinliği sarhoş etmişti beni. Doruklarda kar birikintileri kalmış ama hemen başında bakıyorsun bir çiçek boy atmış. Demek böyleymiş dağ başında olmak. Mağarada uyuyup, şafakla uyanmak…

Yürümeye başladık. Hepimizde başka bir ruh hali. Hepimizde başka bir dinçlik, başka bir yorgunluk. Karışık mı kafam? Yok değil. Meraklıyım şu anda. Ne kadar gideceğiz, nereye gideceğiz, orada kaç kişi var, ne kadar eğitileceğiz, sonra nereye gönderileceğiz?..

Bir ara uçak sesleri geldi, F-16. Saklandık. Tesadüftür dedik. Yürümeye devam ettik. Uzaktan çobanlar gördük. Sürüleri yoktu ya, yine de işgillenmedik. Onlar gözden kaybolunca, yine devam ettik. Derken açık bir yerdeydik. Bu sefer helikopter sesleri gelmeye başladı. Daha şaşkınlığımızı atamamıştık ki helikopterler göründü. Bunlar da neyin nesi şimdi? Bu düzlük yerde, kaçacak, sığınacak bir parça bir şey yokken al sana helikopter. Birkaç kişide silah var sadece. Hepimizde olsa ne yazar! Açık arazi.

Adamlar bizi bombaladılar. Taradılar. Öldük…

Bêzar dağının yamaçlarında, 18 Mayıs günü öldüm.

Ölülerimiz tek tek sürüklendi.

Bir kamyon kasasına doldurdular bizi. Alıp Adıyaman’da jandarma merkezine götürdüler. Üst üste yığdılar. Annem erken duymuş. Gelip ölümü kurtardı. Diğerleri o gece kaldılar. Onların anneleri, yarım yamalak alabildi ölüleri.

Budur benim hikayem, budur işte Bêzar’ın hikayesi.

Şükrü değil, yok hayır, Fidel’di benim adım.

* Adıyaman’da 17 Mayıs 1994 tarihinde, çoğu yeni katılım olan yaklaşık 28 PKK‘li kimi anlatıma göre ihbar sonucu, kimi anlatıma göre ise itiraf sonucu, Türk devlet güçleri tarafından kimyasal silah ile katledilirler. Tanınmaz hale gelen cesetleri ise Adıyaman belediye mezarlığında bir çukura gömülür… 

** Bu yazı Aralık 2009'da Evrim Alataş tarafından kaleme alındı. PolitikART'ın 'Hikaye' sayfası için yazmasını rica etmiştik, "Bir şarkının hikayesi" diye. Sonra Mart 2010'da arayıp, yine PolitikART için bir yazı yazmasını isteyecektik ki tedavi için hastanedeydi, (yanılmıyorsam) kızkardeşi telefona cevap vermişti. Arkadan sesi gelmişti Evrim'in, "kimdir arayan?" diye. Durum böyle olunca isteyemedik yazı yazmasını. Çok geçmeden, 12 Nisan 2010'da vefat etti. Bize son yazısıydı "Son gördüğüm dağ Bêzar'dır; öldüğüm dağ Bêzar"...

8 May 2017

Nurhak’a Tolhildan olmaya giden dağ gülüşlü çocuklar

Malatya’da geçirdikleri son yaz, 2009 temmuzunda kayısı ağaçlarının altında, tenine ay ışığı ve yıldızlar değen çorak dağlara bakarken bir söz verdiler. Arî Mezin’ın kutsal ateşini tutuşturup, Nurhaklar’ı yeniden Xorto ile buluşturacaklardı. Söz verdiler birbirine... 

Bazı kırılmalar olur ki ardından büyük sessizlik getirir. Bizim oraların tarihi o kırılmalarla doludur. Kabulden ötürü değildir sessizlik. Boyun eğme hiç değil. Bekleyiştir bundan ziyade. Dağ gülüşlü çocukların yolunu gözleyen kır kokulu bir umut, yayla serinliğinde bir inanç, tarihin derinliklerinden akıp gelen bir sırdır yüksek sesle söylense bozulacağına inanılan. O yüzden her kırılmanın ardından, her acının üstüne analar en yakın tepeye koşup dağın Kurmanc ruhuna seslenirler, ağıtlarıyla Arî Mezin’ı tutuştururlar ki sönmesin bu ateş, baş eğmesin yüce dağlar. Zalime, zulme karşı yeniden en güzel çocuklarını göndersin gelinciklerin açtığı yeşil ovalara, ki umut olsunlar yeniden, isyan olsunlar. Onlar bize, Xizir onlara yoldaş olsun; onlar bizi, Nurhak onları korusun...

“Nurhak sana güneş doğmaz 


Uçan kuşlar yuva kurmaz...”

Bizden önceki kuşağın hafızasında bu şarkının sözleri yankılanıyordu. Nurhak korumamıştı, koruyamamıştı yiğitlerini. Sitemle dolmuştu yüce dağlar. Küsmüştü analar dağlara. Kıraçlaşmıştı topraklar. Geri vermemişti Sinan’ı, Kadir’i, Alpaslan’ı sis olan, duman olan, buzul olan Nurhak dağları.

Bir kuşak sürdü sessizlik. Bir kuşak boyu yolu gözlendi dağ gülüşlü çocukların. Arî Mezin’ın ateşi gözlendi dağ eteklerindeki köylerden; ki bir yükselse alevler, bir büyüse ateş artık Nurhak’a güneş doğmuş demekti. Demirci Kawa’dan beri dağlarda yakılan ateş özgürlük demekti, isyan demekti. Yeni gün demekti.

Nurhak’tan yirmi yıl sonra geldi o yeni gün. Ve dağ gülüşlü çocuklar dönüp akmaya başladılar Nurhaklar’a. Tepelerde Kızılbaş ateşler yakılıyordu. Kurmanc bir efsane dilden dile dolaşıyordu. Adı Xorto idi. ‘Nurhak Sana Güneş Doğmaz’a karşı ‘Nurhak Sana Güneş Doğuyor’ türküsünü söyledi o dağlarda. Yaşarken efsaneleşti Xorto ve onunla birlikte bu toprakları Tolhildan kılanlar.

Fırat da, Volkan da bu efsaneyle büyüdüler, ona dair hikayeler dinleyerek sevdalandılar Nurhak dağlarına ve dağlılara. Ve kalplerinin en derininde, en saklı yerinde giderek bir düş büyüdü: Xorto’yu, onun anısını onlar yaşatacaktı. Xorto olacaklardı...


“Sen ne zaman büyüdün de

Ne zaman kaptırdın gönlünü

o Nurhaklar’a?

Canım oğul, o kıraç toprakların

yabangülü, yiğidim

Sen ne zaman büyüdün de

düştün yollara...”



Malatya’da geçirdikleri son yaz, 2009 temmuzunda kayısı ağaçlarının altında, tenine ay ışığı ve yıldızlar değen çorak dağlara bakarken bir söz verdiler. Arî Mezin’ın kutsal ateşini tutuşturup, Nurhaklar’ı yeniden Xorto ile buluşturacaktılar. Bir kuşak süren sessizliği yırtıp yeniden Tolhildan kılacaklardı bu Kızılbaş toprakları. Söz verdiler birbirine. Fırat Nurhak olacaktı. Volkansa önce Alxas, sonra Koçero. Hani Ahmet Kaya’nın şarkısındaki “Bir uzun masaldır ki Koçero/ Dağların dağlara yaslandığı/ geçitlerin geçitlere küstüğü/ koyaklarda anlatılır/ Bıçak bıçak, kurşun kurşun ve türkü türkü anlatılır...”

Onlar bir düşe sevdalandılar. O son yaz, gündüzleri kayısı ağaçlarının gölgesinde, geceleri damda yıldızları seyrederken o dağlara, Nurhaklar’a bir gün gerilla olarak dönmeyi düşlediler. Ağız dolusu gülerken yeni bir geleceğe, aslında tarihin en eski sırrına ermişlerdi. Onların sırrını ise kimse bilmiyordu. Kimse bilmemeliydi gideceklerini. Çünkü gidişleri bir dönüş uğruna idi. Ayrılıkları büyük bir kavuşma içindi. Nurhaklar yeniden gerilla ile, dağ gülüşlü çocuklarla buluşacaktı. Güneybatı yeniden Tolhildan olacaktı. Buna inanmışlardı. Bütün kalpleriyle buna inanmışlardı.

Onlar bir düşe sevdalandılar. Bütün benlikleriyle, bütün kalpleriyle, bütün bir bölgenin hafızasıyla bir düşe sevdalandılar. O düşü gerçekleştirmeye gittiler. Koçero Botan, Nurhak Kandil’den başladı bu yolculuğa. Başarırlarsa Nurhak’ta buluşacaklardı. O zaman düşü gerçek kılmış olacaklardı. Gerilla olarak Nurhak’a dönmüş olacaklardı. Nurhak’ı yirmi yıllık yokluğun, sessizliğin ardından yeniden gerilla ile buluşturmuş olacaklardı. Yani tarih yazmış olacaklardı.


“Sen büyüdün de demek

Düştün de demek o damar damar

kınalı topraklara

Tüketmişim yirmi yılı canım

yiğit bir salkım üzüm gibi

Canım oğul, güzel yiğit

Al gel kanlı gömleğini,

sana nasıl kıydılar?”


Bir hayaliniz vardı ve onu gerçekleştirmeye gittiniz. Şimdi tek tesellimiz budur. Sevdalandığınız, uğruna can verdiğiniz hayali gerçekleştirebilmiş, el ele gerilla olarak Nurhak dağlarına dönebilmişsiniz; tıpkı düşlediğiniz gibi. Doğduğunuz, büyüdüğünüz topraklarda o büyük buluşmayı gerçekleştirebilmişsiniz. 2009 yazında kurduğunuz düş gerçek olmuş. Arî Mezin’ın ateşini tutuşturmuş, dağı efsane ile buluşturmuşsunuz. Hayal sanılanı hakikat kılmışsınız. Ne mutlu size ey dağ gülüşlü çocuklar, memleketimin en güzel, en yiğit canları!

Şimdi bizlere düşen, verdiğiniz kutsal emeklere layık olup düşlerinizin, gülüşlerinizin yarım bırakılmasına izin vermemektir. Kimse küsmesin dağlara, boğulmasın kimse yasa! Ağıt değil isyan türküleri söylenmeli şimdi onların ardından. Şimdi söz verme sırası bizde. Onlar sözlerini tuttular. Onlar bize çocukluk düşlerine sarılmanın, hayale büyük inanmanın ve gerçek kılmanın yolunu gösterdiler. Onlar her türlü yokluğun içinde derin inanç, büyük umut, kutsal emekle yeniden var ettiler gerillayı Güneybatı’da.

Şimdi bize düşen, sevdalandığınız hayale sarılmak, yarattığınız hakikati daimi kılmaktır. Nurhak’a güneş doğurmaktır. Tolhildan kılmak can verdiğiniz toprakları, Tolhildan olmak size...

* Aynı zamanda kuzen olan HPG gerillaları Volkan Bora (Koçero) ve Fırat Berkpınar (Nurhak), yoldaşlarıyla birlikte 29 Nisan’da Türk ordusunun Adıyaman kırsalında düzenlediği operasyonda yaşamını yitirdiler. 


** 8 Mayıs 2017'de Yeni Özgür Politika gazetesinde yayımlandı: http://www.yeniozgurpolitika.org/index.php?rupel=nuce&id=71033

24 Kas 2016

Almeria’nın kanından bir tabak

15 Temmuz darbe girişimcilerin biraz daha vakti olsaydı, belki de İspanyol Diktatör Francisco Franco’nun darbesinin yıldönümünde AKP rejimine darbe yapacaklardı, kim bilir… General Franco’nun öncülüğünde İspanyol askeri cuntası 18 Temmuz 1936’da seçilmiş Halk Cephesi Hükümeti’ne darbe yapar. Sadece birkaç gün sonra Hitler’in Hava Kuvvetleri Komutanı Hermann Göring özel bir birim kurar. Birimin görevi, darbeci Franco’ya sunulacak Alman desteği koordine etmek olacaktı.
Çok geçmeden, Bask şehri Guernica’yı da havadan bombalayacak olan 5 bin kişilik Alman hava kuvveti ‘Condor Birliği’nin İspanya’ya nakli başlar. Elbette bu desteğin tek sebebi Nazilerin darbeci dostlarına karşı yardımseverliği değildi; aynı zamanda Alman askerlerinin şimdiden gelecekteki işgal savaşları için eğitilmesi ve savaş tekniğinin sınanması ön görülüyordu.

Gramsci, Öcalan ve Postmodern Prens

“Machiavelli, geliştirdiği Prens çözümlemeleriyle Ortaçağ ideal prensini yaratmak istedi. Gramsci, Machiavelli’nin Prens’inden esinlenip bunu devrimci partiye, devrimci partinin önderliğine, strateji ve taktiklerine uyarlar. Machiavelli’nin Prens’i, başarılı bir prensin ne gibi özelliklere sahip olması gerektiğini tanımlarken, Gramsci de bundan hareketle devrimci parti ve militanın sahip olması gereken özelliklerini sıralar. Gramsci, sosyalist siyasal örgütlenmenin nasıl olması gerektiğine dair önemli çözümlemeler yapıyor. Ben de aslında Gramsci’nin Modern Prens’ini Demokratik Modernite‘ye ve Demokratik Modernite’nin hakikat aşığı militanına uyarlamış durumdayım. Aslında Gramsci ile çarpıcı benzerliklerimiz var.“ (Abdullah Öcalan)
Birinci Dünya Savaşı sonrasında İtalya’da çalkantılı yıllar yaşanır. ‘Kırmızı Yıllar’ olarak isimlendirilen 1919-1920’den sonra faşizm saldırıya geçer, ‘Kara Yıllar’ ile yanıt verir: 1921 ve 1922’de JİTEM’vari faşist paramiliter çeteler sol, sosyalist ve sendika hareketine karşı tam bir terör estirip yüzlerce insanı katlederler. Benito Mussolini fırsatı değerlendirip Ulusal Faşist Parti’yi kurar. Orta sınıf ve sanayiden de yoğun destek toplayabilen Mussolini, 1922’de başbakan olur ve adım adım diktatörlüğünü inşa eder. 

Kadın gerillaların infazı ve Almanya’nın sorumluluğu

Geçtiğimiz hafta sosyal medyaya, Kürdistan’daki işgalci Türk devletinin DAİŞ’çi karakterini bir kez daha gözler önüne seren bir görüntü düşürüldü. Cep telefonuyla ‘ibret’ olsun diye çekilip ‘paylaşılan’ görüntüde bir grup asker esir düşen bir kadın gerillayı uçurumdan aşağı atarken, bir kadın gerilla da yakın mesafeden defalarca kurşunlanıp infaz ediyor.
Alçaklığın Evrensel Tarihi’nin T.C. bölümüne böylece bir alçaklık hikayesi daha eklenmiş oldu. Kemal Pir demiş ya; “Bizim en büyük talihsizliğimiz mert bir düşmanla karşı karşıya bulunmamamızdır.” O düşman ki başından beri hep alçaktı zaten. PKK’nin bir savaşı da, bu alçaklığın karşısında insana dair olanı korumak, vahşet karşısından vahşileşmemek oldu hep. Ki vahşetin bir amacı da, karşıdakini kendine benzetmek, insanlıktan çıkarmaktır. PKK buna boyun eğmedi hiç. 

Kürt hareketi Ortadoğu’da nasıl karşılanıyor?

Geçtiğimiz günlerde 98 Weeks adlı proje kapsamında ‘Toplumsal Cinsiyet ve Milliyetçilik’ başlıklı bir panelde konuşmak üzere Kürt Kadın Hareketi olarak Lübnan’ın başkenti Beyrut’a davet edildik. İki bölümden oluşan panelin ilk bölümünde Ortadoğu’da devam etmekte olan Üçüncü Dünya Savaşı’nın kapitalist modernitenin 200 yıldır kendini Ortadoğu’da inşa etme çabaları bağlamında ele alındı. Bu çerçevede ulus-devletin sürekli bir biçimde kriz, kaos ve savaş üretmek için nasıl bir rol oynadığı üzerinde durulurken, birer ideolojik aygıt olarak milliyetçilik, dincilik veya mezhepçilik ile cinsiyetçiliğin nasıl bir işlevselliğe sahip olduğu ortaya konuldu. Yine Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan tarafından geliştirilen Demokratik Konfederalizm sistemi, bununla bağlantılı olarak siyasi ve toplumsal ifadesi olarak demokratik özerklik anlatıldı. Demokratik özerklik demokratik konfederalizmin bir nevi bedenini oluştururken, demokratik ulus ise ruhudur. 
Panelin ikinci bölümünde Rojava somutunda bu sistemin nasıl inşa edildiği üzerinde duruldu. Bu çerçevede özellikle kadın öncülüğüne vurgu yapıldı; eşbaşkanlık sistemi, öz savunma, Demokratik Özerk yönetimleri, komün ve meclis örgütlenmeleri anlatıldı. 

Cerablus bağlamında Ankara-Şam-Tahran hattı

Türk devletinin sözde ılımlı çeteler eşliğinde Cerablus’a işgal amaçlı saldırısının ilk günlerinde dış güçler tarafından yapılan açıklamaları anımsayalım. ABD’den ilk günlerde resmi bir açıklama gelmezken, Joe Biden’e Ankara ziyaretinde eşlik eden bir yetkili, Türk devletinin Cerablus saldırısının Washington ile birlikte planlandığını ve ABD’nin öncülük ettiği uluslararası koalisyonun operasyona destek sunduğunu söyledi. Son dönemde Suriye’de askeri ve istihbarat varlığı gösterdiği konuşulan Almanya, şaşırtıcı düzeyde belki de en net açıklamayı yaptı. Federal Dış İşleri Sözcüsü, Türklerin Rojava’da tamamen Kürtlerin kontrolünde olan bir bölgeye karşı durduklarını belirtip, Alman hükümetinin Türkiye’nin Kuzey Suriye’de başlattığı askeri operasyonunu desteklediğini açıkladı. Dolayısıyla kendilerinin de birleşik bir Rojava özerk bölgesine karşı olduklarını ve bu konuda Türkiye’nin arkasında durduklarını açıktan dile getirmiş oldular. 

Dış güçler Cerablus’a neden onay veriyor?

Türkiye’de darbe girişiminin olduğu 15 Temmuz gecesi hiçbir dış güç, darbenin gidişatı belli olmadan açıklama yapmadı. Ne zaman ki darbenin başarılı olmayacağı kesinleşti, o zaman AKP hükümetini sahiplenici açıklamalar akmaya başladı. AKP elbette ki bunu yemedi. Verdiği aşırı öz güven ve kararlılık pozları esasen içinde yaşadığı derin tedirginliğin yansımaları. 
İmralı Notları kitabına bakılsın, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın devlet heyetiyle yaptığı görüşmelerin gündemleri incelensin; Öcalan çoğunda heyete darbe mekaniğini kavratmaya çalışmış. Öcalan ayrıca “anti-darbeci” olarak isimlendirdiği diyalog sürecinin başından sonuna kadar sürekli olarak uyarısını yaptığı darbe mekaniğinin hem iç hem de dış dinamiklerine dikkat çekmiş:
“Türkiye’de üç koldan paralel devlet çalışması var. Bu ilişkiler sabote edilmeye başlandı. Sıradan lobiler değil. ABD’de stratejik ve taktik müdahalede bulunuyor.”

Atargatis’in Minbic’i özgürleştirilirken

Önceki gün sosyal medyaya bir görüntü düştü. DAEŞ’ten özgürleştirme hamlesinin son aşamaya geldiği Minbic’te çekilmiş. Dümdüz ve boş bir arazi görüyoruz. Arkada binalar. Arazinin üzerinde de ise çok sayıda siyah kumaş parçası. Kamera yaklaşınca anlıyoruz ki siyah bezler aslında kara çarşaf. Arkada görünen binalarda yaşayan kadınlar, özgürlüğe koşarken zorla büründürüldükleri karaları atmış. 
Bir başka görüntüde bir kız çocuğu sevinçle kameranın önünde üstündeki kara çarşafı çıkarıyor: “DAEŞ gitti! DAEŞ’ten kurtulduk! Vallah bu kara çarşafları istemiyoruz!”
Benzer bir görüntüyü daha önce görmüştük. Hareket halindeki bir kamyonun üzerinde bir kadın büyük bir mutlulukla, altında rengârenk bir elbise giydiği kara çarşafını atıyordu. 
* * *

24 Haz 2016

Êzîdî kadınını DAİŞ mi değiştirdi?

Kürt gerçeğini hakkıyla anlayıp anlamlandırmak kuşkusuz hiç de kolay değildir. Hem süre hem de kapsam itibariyle benzersiz bir soykırım kıskacı altında bulunan bir halkın varlığını korumak ve özgürlüğünü sağlamak için bu denli direniş göstermesini nasıl açıklamalı? Ya da ölümden yaşam, yastan isyan, yokluktan varlık yaratan Kürdün yaşam diyalektiğini nasıl çözümlemeli? O diyalektik ki Kürdistan’da bir nevi yaşam felsefesine dönüşmüştür. Kürt topraklarında bundan gayrisi bilinmez nice zamandır. Tercih değil, zorunluluktur. Ötesi yok. Ötesi teslimiyettir, ölümdür, yokluktur. 200 yıldan beri aralıksız bir şekilde dayatılan bu soykırım kıskacı bugün de Kürdistan’ın dört parçasında sürdüğü için Kürdün yaşamak için direnişten başka yolu yoktur hala. Bu gerçeğin en somut göstergelerini günümüzde Bakur’da, Rojava’da ve Şengal’de görmek mümkündür.

2 Mar 2016

Das Recht auf Leben und die Unbetrauerbaren von Kurdistan

Theodor W. Adorno, der sich in seinem Werk »Minima Moralia«, aus dem sein wohl meistzitierter Satz »Es gibt kein richtiges Leben im falschen« stammt, der Frage nach dem richtigen Leben widmet, erklärt in »Probleme der Moralphilosophie«, dass »das Leben selbst eben so entstellt und verzerrt ist, dass im Grunde kein Mensch in ihm richtig zu leben, seine eigene menschliche Bestimmung zu realisieren vermag – ja, ich möchte fast so weit gehen: dass die Welt so eingerichtet ist, dass selbst noch die einfachste Forderung von Integrität und Anständigkeit eigentlich fast bei einem jeden Menschen überhaupt notwendig zu Protest führen muss.«

Die US-amerikanische Philosophin Judith Butler hat 2012 in ihrer Dankesrede bei der Verleihung des Adorno-Preises in der Frankfurter Paulskirche diese Frage aufgegriffen und mit biopolitischen Fragen verknüpft. Wessen Leben zählt? Auf welche Leben als Leben kommt es nicht an? Welche sind als Leben nicht anzuerkennen oder zweifelhaft? Von diesen Fragen ausgehend gelangt Butler zu den Unbetrauerbaren: »Der Grund, weshalb um jemanden nicht getrauert wird, liegt am aktuellen Fehlen einer Struktur, die dieses Leben stützt; das bedeutet, dass es entwertet ist, nicht wert, durch das herrschende Wertesystem als Leben geschützt zu werden.«

15 Şub 2016

Güneşin özlemi



“Özlemek nedir bilir misin…”
Şehit Gurbetelli Ersöz

“Görülüyor ki, özlemlerin ve umutların sınırı olmadığı gibi, gerçekleştirilmesi için bireyin kendisinden başka önünde ciddi bir engel de yoktur. Yeter ki biraz toplumsal namus, biraz da aşk ve akıl olsun!”
Abdullah Öcalan

Evrenin sonsuzluğunda gizli hakikatin rengi tek değildir. Siyahı laciverte boyayan ne kadar parlak yıldız varsa kozmosta, yeryüzünde de o kadar parlak ışık huzmeleri gizlidir. O ışık bazen bir atın gözlerinden, bazen bir kuşun sesinden, bazen de bir gülün dikenlerinden yansır hakikat yıldızının parladığı anlara şahitlik edenlere, beyaz ışıkta gökkuşağının bütün renklerini keşfedebilenlere. Renklerin mükemmel buluşmasına tanıklık etmiş olan, anlam gücüne erişmiş olandır. Özlemin sırrına ermiş olandır. Ki özlem, hakikatin gerçek dilidir.

30 Eki 2015

Başûr’da Milanlar çoğalırken...

Almanya Başbakanı Angela Merkel, iki hafta önce partisinin bir konferansında insanı –normalde AKP’lilere has bir biçimde- afallatan cümleler kurdu. Oldukça sevimli ve sevinçli bir yüz ifadeyle şöyle dedi: “[Güney Kürdistan’a] Milan tipi anti tank sistemini gönderdik ya; Kuzey Irak’taki Kürtlerin bir temsilcisi bana, bu silahın etkisine hayran kaldıkları için bebeklerine, erkek çocuklarına artık Milan adını taktıklarını söylediğinde gerçekten çok etkilendim.”
Merkel’in bu sözlerinden kısa süre sonra Federal Savunma Bakanı Ursula von der Leyen Hewlêr’e bir yıl içinde üçüncü ziyaretini gerçekleştirdi. Hatırlanırsa, Almanya geçen sene DAİŞ’in Şengal’e ve Maxmur’a yönelik saldırılarından sonra Pêşmerge’ye silah yardımı yapan ilk ülke olmuştu. Bunun için 2. Dünya Savaşı’ndan beri yürürlükte olan “savaş alanlarına silah göndermeme ilkesi” de çiğnenip ortadan kaldırıldı. 16 Ağustos 2014’te Hewlêr’de Kürdistan Bölge Başkanı Mesud Barzanî ile görüşen Alman Dış İşleri Bakanı Steinmeier da, Şengal’in hemen ardından Başûr’a gelen ilk Batılı üst düzeyli devlet temsilcisi olmuştu. 

9 Eki 2015

Sensiz de olur diyemem

Akşamların demini
Alaca karanlıkta
damıtmayı
Seherde yudumlarken
yoldaşlığı
Ve Ağustos'un onbeşinde
kardelen olmayı
Seninle öğrenmişken
Sensiz de olur, diyemem

Umutsuzluğun girdabında
boğulmamayı
Ve
uykusuz gecelerin
sabahında
yıkılmamayı
Çözülürken dizlerimin bağı
dimdik durmayı
Seninle öğrenmişken
Sensiz de olur, diyemem

Karabasan düşlerin
mahkumu
Zemherinin bulutu iken
Yürek puslu
Beyin felç
Hayaller iğdiş edilmişken
Pandora'nın Kutusu'na
Ve üç bin yıllık talihsizliğe
meydan okumayı
Seninle öğrenmişken
Sensiz de olur, diyemem.

Yakamoz gecelerde
Fırat'a sevdalanmayı
Temmuz'un ondördünde
Dicle kıyısında
Prometheus'la buluşmayı
Anka olup
Kendini yaratmayı
Nurhak'tan Berçelan'a
şahin
Zap'tan Aras'a
sazan olmayı
Seninle öğrenmişken
Sensiz de olur, diyemem

İsmet Aslan'ın 2002 yılı Hüseyin Çelebi Edebiyat Etkinliği'nde Türkçe Şiir dalında birinciliğe layık görülen şiiri.

Kadın diplomasisinde yeni dönem

IŞİD’in Şengal’e yönelik soykırım amaçlı saldırısının üzerinden tam bir yıl geçti. Doğru zamanda doğru adımı atıp IŞİD’i durdurmayı başaran Kürt Özgürlük Hareketi açısından Şengal ile birlikte yeni bir süreç başladı. Bu süreç, tarihi Kobanê direnişi ile bir üst aşamaya ulaştı. Özellikle de YPJ ve YJA Star güçlerinin öncülüğünde geliştirilen bu muazzam direnişlerle bütün dünyanın hem gözü ve kulağı hem de kalbi Kürdistan’a döndü. Kürdistan bir anda küresel demokrasi güçlerinin – tabiri caizse – mabedine dönüştü.

Yeni açılım imkanları
Bu yeni durum, daha ilk ortaya çıkışından itibaren devletli uygar sistemi tarafından kriminalize edilerek izole edilmek istenen Kürt Özgürlük Hareketi’nin geneli açısından önemli fırsatlar yarattı. Ama en çok da Kürt Kadın Özgürlük Hareketi’ne dünya kadınlarıyla daha güçlü zeminlerde buluşma imkânını sundu. Kürt Kadın Hareketi elbette ki 20 yılı aşkın bir süreden beri dünyanın dört bir yanından kadın örgütleriyle ilişkilere sahiptir. Ancak son bir yıllık sürede ortaya çıkan yeni durumla birlikte nitel ve nicel bir sıçrama gerçekleştirmenin koşulları doğdu.
Peki, bahsi geçen yeni durumun pratiğe yansımaları nasıl? Kürt kadın diplomasisinde hangi yeni imkânlar ortaya çıktı? Bu imkânlar nasıl değerlendiriliyor? Dünya kadınlarının Kürt kadın hareketine yaklaşımı nasıl? Geliştirilen ilişkilerin niteliğinde nasıl bir değişim söz konusudur?

12 Nis 2015

Dünyanın ilgisi yeni paradigmaya

Geçtiğimiz sonbaharda DAİŞ’in önce Şengal ve Maxmûr, ardından da Kobanê’ye yönelik saldırıları ile birlikte Kürt özgürlük hareketi açısından ortaya çıkan yeni durum ve imkânlar birçok açıdan değerlendirildi. Ta ilk günlerde yapılan tespitlerden biri de Kürt özgürlük hareketi açısından ortaya çıkan meşrulaşma zemini ve uluslararası düzeydeki görülmemiş ilgiyle alakalıydı. DAİŞ’e karşı direniş mevzileri bir anda dünyanın dört bir yanından gazetecilerin Mekke’si oluvermiş, onlarca ülkede “Her yer Kobanê, her yer direniş’’ sloganı yükselmeye başlamıştı. En fazla ise YJA-Star ve YPJ savaşçıları şahsında silahıyla direnen Kürt kadın gerçeği dünyanın ilgisini çekmişti.
Peki bu büyük ilgi ve sempatinin altında yatan nedir?

1 Nis 2015

Ağrı Dağı'na yürüyüş (HALİL DAĞ)

Gri balıkçılı görmek için yürüyorum. Zap nehrinin üzerinden buz gibi buğular Gri balıkçılı görmek için yürüyorum. Zap nehrinin üzerinden buz gibi buğular yükseliyor. Aslında ben bu görünüme bayılıyorum. Şimdi tepelerin uçlarına vuran güneş birazdan vadinin içine ulaşacak ve bu buğu sessizce yükselip yerini suyun yüzeyindeki parıltılara bırakacak. Buz mavisi nehir kıyısında yürüdüğüm zaman içerisinde yosun yeşili bir nehre dönüşecek. Zap, gece mavisi kıyafetlerini çıkarıp günün yeşil tüllerine sarınacak. İşte tam bu esnada gri bir balıkçıl usulca süzülüp bu nehrin üzerinden geçecek.

6 Şub 2015

YPJ’nin Kadınları Öylece Gökten mi Düştü?


“Bu Olağanüstü Kadınlar IŞİD’e Karşı Savaşıyor. Kim Olduklarını Bilmenizin Vakti Geldi”. Bu cümle kadın dergisi Marie Claire’in Ekim sayısında yayımlanan makalenin başlığı: “7 500 askerden oluşan bir grup 2 yıldır tarif edilemez derecede tehlikeli bir savaşta mücadele veriyor. Her gün yaralanma ve ölüm tehlikesine rağmen mücadele ediyorlar. İnsafsız bir düşmana karşı kendilerinden daha büyük ve daha ağır silahlarla savaşıyorlar. Hâlihazırda da savaşmaya devam ediyorlar. Onlar YPJ, ya da Kadın Savunma Birlikleri; 2012’de Suriye’deki Kürt nüfusu, Suriye Devlet Başkanı Beşer el-Esad, el-Nusra ve IŞİD önderliğinde gerçekleştirilen ölümcül saldırılara karşı korumak için kurulmuş, tamamı gönüllü kadınlardan oluşan bir Kürt askeri gücü.”
Ya da dünya basınında sık sık yazıldığı gibi “YPJ: IŞİD’e karşı feminist mücadele”(The Week). Son aylarda uluslararası bilinirliği olan gazete, dergi ve medya kuruluşlarından bu “21. Yüzyıl Amazonlarını” belgelemek için Kürdistan’a muhabirlerini göndermeyen yok gibi. Der Spiegel’in kapağında bazukalı bir PKK’li kadın savaşçı yer alırken YPJ’li bir savaşçı Newseek’in kapağında elinde Kalaşnikof’uyla göze çarpıyor.
IŞİD’li teröristlere karşı savaşan silahlı Kürt kadınlar fenomeni, IŞİD’in 2014 Ağustos başlarında Güney Kürdistan/Kuzey Irak’a, çoğunluğu Ezidiler’den oluşan Şengal şehrine saldırmasıyla dünya basını ve kamuoyunun ilgisini üzerine topladı. Birdenbire Kürdistan, gazeteciler için bir Mekke’ye dönüştü. Dünyanın her yerinden gelen gazeteciler ve kameramanlar IŞİD tarafından bombalanmakta olan Maxmur mülteci kampından başlayıp Kandil Dağları’ndaki PKK gerillalarına ve sınırın ötesinde Eylül’de Kobanê için savaşın başladığı Rojava (Kuzey Suriye)’ya uzanan bir hac gerçekleştirdiler.

13 Oca 2015

Did the Women of the YPJ Simply Fall from the Sky?

“These Remarkable Women Are Fighting ISIS. It’s Time You Know Who They Are”
This was the title of an article published in the October issue of the women's magazine Marie Claire: “There's a group of 7,500 soldiers who have been fighting an incalculably dangerous war for two years. They fight despite daily threats of injury and death. They fight with weapons that are bigger and heavier than they are against a relentless enemy. And yet they continue to fight. They are the YPJ (pronounced Yuh-Pah-Juh) or the Women's Protection Unit, an all-women, all-volunteer Kurdish military faction in Syria that formed in 2012 to defend the Kurdish population against the deadly attacks lead by Syrian President, Bashar al-Assad, the al-Nusra Front (an al-Qaeda affiliate), and ISIS.“ Or so it was frequently reported in the world press about the YPJ: The Kurdish feminists fighting the Islamic State“(The Week). There is hardly an internationally known daily newspaper, a magazine or broadcaster that has not sent their reporters in recent months to Kurdistan to document these 'Amazons of the 21st century'. And so on the cover page of Der Spiegel there was a picture of a PKK woman fighter with a bazooka, while a YPJ fighter was depicted on the cover of Newsweek with a firm grip on her Kalashnikov.


12 Oca 2015

SWP Türkiye uzmanı: Demokratikleşme diskuru tükendi

PKK’nin Türkiye’nin yanısıra Suriye, İran ve Irak’ta siyasi kolları, silahlı formasyonları olduğunu hatırlatan Bilim ve Siyaset Vakfı’nın (SWP) Türkiye uzmanı Dr. phil. Günter Seufert, “Bu durum bildiğim kadarıyla Kürt tarihinde bir ilktir. Zira bu parti kolları ortak bir siyasi vizyona da sahip. Şimdi bu durum Kürt sorununun gelişim seyrinde de bir paradigma değişikliği teşkil ediyor. Ki böylesi bir politika savaşların yaşandığı ve devletlerin yıkıldığı bir zamanda tabii ki Barzani’nin siyasetine göre çok daha fazla insana hitap etme potansiyeline sahiptir. Öcalan’ın liderlik yaptığı hareket için çok büyük potansiyeller görüyorum ve bunlar tabii ki dikkate alınmalı“ diye konuştu.

8 Oca 2015

Die Frauen der YPJ: Einfach vom Himmel gefallen?

"Diese bemerkenswerten Frauen bekämpften den IS. Zeit, dass Sie sie kennenlernen." So lautete die Überschrift einer in der Oktoberausgabe der Frauenzeitschrift Marie Claire veröffentlichten Reportage. "Es gibt eine Gruppe von 7.500 Kämpferinnen, die seit zwei Jahren einen unberechenbar gefährlichen Kampf führen. Trotz Verletzungs- und Todesgefahr kämpfen sie fast täglich. Sie kämpfen mit Waffen, die schwerer und größer als sie selbst sind, gegen eine unbarmherzige Armee. Und dennoch kämpfen sie weiter.
Sie sind die YPJ, die Frauenverteidigungseinheiten, allein aus freiwilligen Frauen bestehende Kurdische Armeefraktion, 2012 in Syrien gegründet, um die kurdische Bevölkerung gegen die tödlichen Angriffe vom Syrischen Präsidenten Baschar Assad, der al-Nusra Front und ISIS zu verteidigen."
So oder so ähnlich hieß es in den unzähligen Reportagen der Weltpresse über die "YPJ: Die kurdischen Feministinnen, die den IS bekämpfen" (The Week). Kaum eine international bekannte Tageszeitung, ein Magazin oder Nachrichtensender, die ihre Reporter in den vergangenen Monaten nicht nach Kurdistan entsendet haben, um diese 'Amazonen des 21. Jahrhunderts' zu dokumentieren. Und so trug der Spiegel eine PKK-Kämpferin mit Bazooka auf seinen Umschlag, während auf dem Cover der Newsweek eine YPJ-Kämpferin mit festem Griff ihre Kalaschnikow hielt.

6 Oca 2015

Rubin: Türkiye ‘terör devleti’ sayılmalı

2003 ve 2004 yıllarında Irak Koalisyon Geçici Yönetimi’nde üst düzeyde yer alan ABD’li akademisyen diplomat Michael Rubin, normalde Türkiye’nin ABD tarafından ‘terör devleti’ sayılması gerektiğini söyledi.

Bir üye devletini NATO’dan çıkarma mekanizması olmadığını hatırlatan Amerikan Savunma Bakanlığı Pentagon’da 2003/2004’teki İran ve Irak konuları danışmanı olan Ortadoğu uzmanı Michael Rubin, Türkiye’nin NATO üyeliğinin ‘terör devleti’ ilan edilmesini engellediğini belirtti. Konsensüs prensibi ile işleyen bir örgüt olan NATO üyesi olduğu müddetçe Türkiye’nin Truva atı bile olabileceğini ifade etti.
Amerikan Girişim Enstitüsü’nde çalışan, Amerikan Donanması Askeri Akademisi’nde ders veren ve aynı zamanda Ortadoğu Bülteni’nin editörlüğünü yapan Rubin, AP’de yapılan Kürt Konferansı’na katıldıktan sonra sorularımızı yanıtladı.

 

Bundan 10 yıl önce PKK’nin Güney Kürdistan’daki varlığını ABD açısından bir utanç olarak nitelendirirken bugün ABD yönetimini PKK’ye yaklaşımını değiştirmeye çağırıyorsunuz. Ne değişti?

28 Ara 2014

Şengal ve Kobanê’den sonra Güney Kürdistan

Bu yazı yayımlandığında 100. gününü geride bırakmış olacak Kobanê direnişi, şimdiden insanlık tarihinin altın sayfalarında yer almayı başarmış, gerçekten de tarihi ve destansı bir direniştir. Öyle ki Stefan Zweig yaşıyor olsaydı, “İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar” kitabının en başına eklerdi Kobanê direnişini. Muhtemelen Borges de DAİŞ çeteleri ve onların maskesi arkasında gizlenen bölgesel ve uluslararası güçlerin bu kirli oyunu karşısında “Alçaklığın Evrensel Tarihi”ni yeniden yazardı.
Rojava’nın en küçük kantonu olan Kobanê’de devam eden direniş, kendi lokalliğini çoktan aşmış, evrensel niteliğe kavuşmuştur. Dünyanın dört bir yanından insanların ortak insanlık değerlerini savunmak üzere YPG/YPJ güçlerine katılması ve 40’ın üzerinde ülkede Kobanê ile dayanışma amacıyla eylemler düzenlenmesi, bunun en somut göstergesidir. Ama bunun ötesinde Kürt ulusallığı açısından da Kobanê ile birlikte çok şey değişti. Kobanê direnişi, bütün Kürdistan’da çok büyük bir etki yaratırken, en yoğun izleri Güney Kürdistan’da görmek mümkündür.

24 Ara 2014

Özgürlüğün evrenselliği ve Kobanê’nin anlattıkları



Güçlü bir kurtuluş ideolojisine dayanmayan hiçbir kadın savunma direnişi yerelde de dünyada da bu denli büyük yankı uyandıramazdı. Çünkü Kobanê direnişinin simgesine dönüşen Arîn Mîrkan’ın gözlerinden yansıyıp milyonlarca insanın kalbine dokunan şey, işte bu özdür. Dünyanın dört bir yanından gazetecilerin, fotoğrafçıların, belgeselcilerin kameralarıyla yakalamaya çalıştıkları YPJ militanlarının bakışlarının, duruşlarının, iddia düzeylerinin, acı ve sevinçlerinin altında yatan, işte bu ruhtur. 

YPJ karikatur 3620. yüzyıldan 21. yüzyıla geçişte Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan tarafından yapılan “21. yüzyıl kadına dayalı partileşmenin yüzyılı olacaktır” biçimindeki tespit doğrultusunda Kürt Kadın Özgürlük Hareketi de örgütlenmesinde kapsamlı değişikliklere gitmişti. PJKK (Partiya Jinên Karkerên Kurdistan – Kürdistan İşçi Kadın Partisi) ile başlayan Kürt kadın partileşmesi ismen bir değişikliğin çok ötesinde olup, öylece birlik yerine parti kurma şeklinde kesinlikle ele alınmamalıdır. Zira kadın partileşmesi, hem Kürdistan hem Ortadoğu hem de dünyada yaşanan (ve yaşanacak olası) toplumsal ve sistemsel gelişmeler ışığında, doğacak yeni imkanları ve oluşacak ihtiyaçları karşılayacak bir örgütlenme formu olarak hedeflenip ortaya çıktı. 

17 Ara 2014

Zamana oynamak mümkün değil

Berghof Vakfı Genel Müdürü Prof. Hans-Joachim Giessmann, gelinen aşamada dış koşulların, Türk devleti ile Kürt Hareketi arasında devam eden karmaşık ve uzun süreli barış ve müzakere sürecine etkide bulunacak düzeyde değişim gösterdiğini belirterek, artık zamana oynamanın mümkün olmadığını söyledi. 

Çatışma araştırmaları ve barış politikaları konusunda Almanya’nın önde gelen kuruluşlarından Berghof Vakfı’nın müdürü Hans-Joachim Giessmann, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın bir an önce müzakere tarafı olarak resmen tanınması gerektiğini söyledi. Avrupa Parlamentosu’nda yapılan 11. Kürt Konferansı’na konuşmacı olarak katılan Prof. Giessmann, “Süreç oldukça kritik bir aşamada” uyarısı yaptı.
Prof. Giessmann* ile çözüm sürecinde gelinen aşamayı, risk ve fırsatları konuştuk.

Türkiye’deki çözüm sürecini dikkatle izliyorsunuz. Sizce hangi aşamaya gelindi?
Oldukça kritik bir aşamaya gelmiş bulunuyor. Gelinen aşamada dış koşullar, bu oldukça karmaşık ve uzun süreli barış ve müzakere sürecine etkide bulunacak düzeyde değişim gösteriyor. Zamana oynamak da mümkün değil, çünkü söz konusu dış koşulların daha da olumsuz bir hal alması beklenebilir. O nedenle şimdiki moment, bütün tarafların yani hem Türk hem de Kürt tarafının sadece süreci ayakta tutmak için değil, gözle görülür sonuçlara ulaşmak için her türlü çabayı sarf etmeleri gereken bir andır. Sadece tekil ve ufak sonuçlar olsa bile. Herkese müzakere sürecinin karşılığını vereceğini göstermek için belirli, sembolik

13 Tem 2014

'Cesaret Ana' Hatice Altun

 Kayıp duruyor bakışları
duvardaki resme ve kapıya
oğul mu beklediği, sevgili mi

Belli ki yaşıyorlar hala
uzun uzun yaşıyorlar belli ki
bırakıp gittikleri anılarıyla
Çıkıp gelirler bir gün belki
Üşümüştür çünkü toprağın
soğuk yalnızlığında birisi
Öteki arkasında parmaklığın
(Ahmet Telli)

Analar... Yürekleri sonsuz mavi sevgi deryası analar. Yaşamı acıyla ödeyen, her acısı bir çizgi olarak yüzüne yazılan analar. Ama acılardan yaşamı yaratan analar. Sözlüklerde ‘ben’in yerini ‘evlatlarım’ ile değiştiren analar. Sevinçlerinin de, gözyaşlarının da rengi aynı olan; hikayeleri yazılmamış analar. Ve evlatlar... Her daim çocuk kalan evlatlar. Analarının hikayelerini bazen sayfaları kırış kırış sararmış fotoğraf albümlerinde, bazen bir yara izinde, bazen bir mezar taşının altında gizlice mendile konulan bir avuç toprakta, ama her zaman da yüreklerinde taşıyan evlatlar. Dinleyin bu hikayeyi; bir ananın hikayesi bu. Umut kokan sevinçli çocukların gülüşlerine sevdalanan bir ananın hikayesi. Yüreğine bütün dünya çocuklarına yetecek kadar sevgi sığdıran Hatice Ana’nın hikayesi...

10 Tem 2014

Klee, Benjamin ve Öcalan: Tarihin meleği nereye uçar?

Angelus Novus; yani Yeni Melek, belki de tarihselleşme iddiasındaki insandır. Şimdi’nin yaratıcı anında kanat çırpan, geçmiş ile şimdi arasındaki o incecik çizgiden oluşan eşiği aşarken geleceğe doğru, gözleriyle geçmişe bakan. Aslında hem tarih hem de şimdi’dir Angelus Novus. Çünkü tarih ne kadar şimdi ise, o kadar kendisine müdahale edilebilir. 

1915-1940 yılları arasındaki 25 yıllık süreç, belki de Almanya’nın yakın tarihindeki en altüst oluşlu çeyrek yüzyılıdır. İki Dünya Savaşı arasındaki bu çeyrek yüzyıla neler sığmadı ki! Yıkım, yokoluş, yeniden doğuş, umut, hayal kırıklığı, ölüm, savaş, bomba, barış, gelecek… Dün, bugün ve yarın. Bu çeyrek yüzyılı belki de en iyi anlatan üç sözcük.
Ressam Paul Klee’nin yaklaşık 50 tablodan oluşan melek motifli serisi işte böyle bir süreçte, 1915-1940 yıllarında oluştu. Klee onlara "melekliğin dehlizindeki yaratıklar" derdi. Gerçekten de bildik melek tasvirlerin yanından bile geçmiyordu Klee’nin ‘yaratık melekleri’. Ne sarı lüleli saçları ne de masumiyetin ta kendisi bir beyazlıktaki önlükleri vardı onların. Yok, onlar farklı bir zamanın melekleriydi. Yıkıcı bir çağın, modern zamanların melekleriydiler belki de. Algılarımızdaki sarı saçlı beyaz önlüklü melek resmini yıkmaya gelmişlerdi. Belki de varlığına sığındığımız o melekler hiç olmamıştı. Her şey bir kandırmacaydı. Saf masumiyet, mutlak iyilik diye bir şey yoktu; ne yeryüzünde ne de gökyüzünde. Kim bilir… 

9 May 2014

Kriz Grubu PYD konusunda niye ağız değiştirdi?

Brüksel merkezli Uluslararası Kriz Grubu (ICG), ağırlıkta NATO devletlerince finanse edilen bir düşünce kuruluşudur. Esas işi, dünyanın farklı bölgelerinde yaşanan veya çıkması olası çatışmalara ilişkin raporlar hazırlamaktır. Durum değerlendirmeleri ve tavsiyeleri ile bir nevi jeopolitik danışmanlık hizmeti sunmaktadır. Raporlarını da bu biçimde okumak gerekir.

ICG, 1995 yılında (ABD’nin eski Türkiye Büyükelçisi de olan) Morton Abramowitz öncülüğünde ve Soros Vakfı’nın sahibi George Soros’un desteğiyle kuruldu. 15 milyon dolarlık yıllık bütçesinin yarısından fazlası hükümetler, yüzde 26’sı uluslararası vakıflar ve yüzde 20’si bireyler tarafından karşılanıyor. Finansörleri arasında Avrupa Birliği üyesi 13 devlet ve Avrupa Komisyonu yanı sıra ABD, Türkiye, Avustralya, Kanada, Yeni Zelanda, Norveç ve İsviçre bulunuyor. Uluslararası siyaset ve diplomasi arenasından isimlerden oluşan danışma kurulunda BM eski Genel Sekreteri Kofi Annan, NATO eski Genel Sekreteri ve Avrupa Konseyi eski Genel Sekreteri Javier Solana, İsviçre eski Dışişleri Bakanı Micheline Calmy-Rey ve Almanya eski Dışişleri Bakanı Joschka Fischer da yer alıyor.

11 Nis 2014

Kürdün efsanesi (EVRİM ALATAŞ)

Işığı bekleyeceğiz. Gözümüzü yıldızlara dikip, “Buyurun, korkmayın, inin ışığın sofrasına” diyeceğiz..! Efsanelerin tümü, tarihine inilmeden, gerçekliği tartışılmadan, istenildiği, beğenildiği, sahiplenildiği için sürer, tüm zamanlara yayılırlar. Ve anlatıldıkları vakit, dinleyen her kişi, beyninde bir hikaye kurgular. Kahramanları o hikaye çemberinin kendince uygun bulduğu yerlerine yerleştirir ve gözünü yumup, kendi yarattığı bu etkileyici sahneyi, doğa üstü bir filmi izler gibi, gözkapaklarının altında seyreyler. İşte Dehaq ile Kawa’nın hikayesi tam da böyledir. Dehaq’ı gözümüzde canlandırma konusunda güçlük yaşamadığımız için, Kawa’yı severiz. Aslında en çok da, efsanenin finalini, yani dağlarda meşalelerle inen gençleri tasavvur eder, bu finalin bir kez daha yaşanması için, efsaneyi döne döne, hem de gözümüzü kapatmadan izleriz. Dehaq, kendisini sürekli yaratan bir temsil olduğundan, Van’da, Hakkari’de, gençlerin meşalelerle dağlardan inmesine sevdalanıp da, kan revan içinde bırakılan sizler; unutmayın ki her hikayenin zalimleri ve mazlumları vardır. Zalimler olmasa, mazlumlar bilmez neye sevdalandıklarını. Bu nedenle değil midir, Mem ile Zin’in başucunda yatmaktadır Beko!..

15 Mar 2014

Bu pickup o pickup!


Serhildanın 10. yıldönümüne bir gün kala Qamişlo’da halk belediyesi binasına yapılan saldırıda hayatını kaybeden Helepçe Taha Xelil’e ve doğmamış çocuğunun anısına

Bir şehrin ölüm kokabileceğini bilmezdim.
Kış daha veda etmemişti. Ama gökyüzü o gün masmaviydi. Çok zaman önce değil; bu yılın ilk günlerinden birinde.
Son dönemde yoğun protestolara sebep daracık ana yol kalabalıktan geçilmiyor. Cadde de bir o kadar kalabalık. Birkaç kara çarşaflı kadın gözüme ilişiyor. Bir de koşar adımla evin yolunu tutan öğrenciler. Kız öğrencilerin başında beyaz örtüler. Beyazla siyah arasındaki mesafe ne kadardır?
* * *
Deqîqeyek, nîv deqîqe
Çend saniye ber bi yanzde
Ezman wek giyanê Mewlewî saf û ronî bû
Wek hespê Ahmed Muxtar
Di nav hêşinahiya Şarezûr de
Canîka biharê bi şirrîn bû
Giragulan weke Goran
Gulstêrkên weke şiîran,
li porê xwe didan.
* * *

25 Şub 2014

Dünyamıza kurulan köprüler; Köprüdeki Düşman

Her şey Zeynep’in mektubuyla başladı. Bir gün gazetemiz Yeni Özgür Politika’nın merkezine gelen mektuplar arasında, Sincan Kadın Cezaevi’nin mührünü taşıyan bir zarf vardı. Haftalar, belki de aylar önce, gazetenin eki PolitikART’ta, Zeynep Avcı imzalı bir öykü yayımlanmıştı. Öyküyü bize Özgür Gündem’den Hüseyin Aykol göndermişti. 1996’dan beri tutsak Zeynep’in bir yakını ise, öyküsünün yayımlandığı PolitikART sayısını saklayıp, bir şekilde kendisine ulaştırmıştı. Zeynep de teşekkür etmek için bize mektup yazmıştı. Bu mektup, ilk köprü oldu. Sonra o köprüye niceleri eklendi.
Zeynep’in bize PolitikART için yazı isteyebileceğimiz, kalemi güçlü diye önerdiği tutsaklardan biri de Murat Türk’tü. 1995’den beri cezaevinde olan Amed-Bağlarlı Murat Türk’e hemen yazdık. Gelen öyküyle birlikte bir not da yolladı. ‘Böğürtlen Zamanı’ adlı bir roman çalışmasının olduğunu, kitap olarak basılmadığını, PolitikART’ta bölüm bölüm yayımlanabileceğini belirtti. Yaklaşık 100  A4 sayfası uzunluğundaki bu gerilla romanını 2 haftada bir çıkan bir ekte yayımlamamız mümkün değildi, fakat bu çalışmasını yine de bize ulaştırmasını istedik. Gelen kalın zarfla ikinci köprü kurulmuş oldu.

17 Şub 2014

‘Yaşamaya karar veriyorum’ - Charlotte Perkins Gilman


“Bilinçlerimizin sınırı gerçekliğimizin de sınırıdır. Bir bilinci sömürgeleştirmenin en iyi yolu varlığını ortadan kaldırmaktır.” Eduardo Galeano

Tarih defterlerine sığmayan veya sığdırılmayan hikayeler, yok sayılan bir varlığın ta kendisini oluşturur. O varlığın sesi çokça kıstırılsa da, suskun kılınsa da, yazıyla ‘teyit’ ettirilmezse de, vardır. Sadece var olmakla da kalmaz, aslolandır. Hatta hakikatin ta kendisidir. Bin yıllardan beri bu hakikatin keşfine çıkan sayısız isimsiz, bizsizliklerin reddiyle varoluşunu yeniden sağlamıştır. Varlık kazanan her oluşla birlikte asli tarihin dört bir yana savrulmuş mozaik parçacıkları yakınlaşır.
Kadının parçalanmış hakikatinin anlam gücüne kavuşmayı yaşam gerekçesi haline getiren ‘isimsiz’lerdendir Charlotte Perkins Gilman. 19. yüzyıl sonu, 20. yüzyıl başında yükseltilen feminist mücadeleden söz ederken belli başlı isimlerin telaffuz edilmesindendir belki de Gilman’in pek biliniyor olmayışı. Oysa ‘Androcentrism’ (erkek merkeziyetçilik) kavramını kullanan bu kadın, birçok hemcinsi gibi çok daha fazla tanınmalı.

18 Oca 2014

Kavganın sırrına erenlerin tebessümü

Direnen bütün halklar aynı dili konuşur.
Biz o dilde şarkılar söyledik. El ele tutuşup dans ettik meydanlarda.
Etrafımızdaki soğuk yüzlerse sesimizi duymadılar. Dilimizi bilmiyorlardı...
* * *
Hans Gutmann için 1933 yılının ilk ayının son günü hayat, simsiyah bir fotoğraf karesine döndü. Oysa o, siyah-beyaz fotoğraflarında daima umudun bütün renklerini yakalamayı bilirdi. Elinden düşürmediği makinesiyle hikayeler anlatırdı, sözcüksüz. Aslında anlatıcı o değildi; o ânı sonsuzlaştırandı. Anlatanlar, bir âna sığan hakikatleri bakışlarına yazdıranlardı.
Sonra dehşet düştü yaşama umutla bakan gözlere. O dehşeti gördü Hans Gutmann. Bakamadı fotoğrafın gözüne. Maviydi rengi. Masmavi. Kan kokuyordu. Susturamıyordu kulaklarını sağır eden sesleri: „Heil Hit-ler! Heil Hit-ler! Heil Hit-ler!..“
* * *

12 Ara 2013

‘Katalonya İspanya değil!’



Geçen yıl 11 Eylül’de Barcelona’da, Katalonya tarihinin en büyük gösterisi gerçekleştirildi. Katalanların ulusal gününde, polise göre 1 buçuk, düzenleyicilere göre ise 2 milyon insan ülkenin bağımsızlığı için yürüdü. “Katalonya – Avrupa’nın yeni bir devleti” şiarıyla düzenlenen yürüyüşte taşınan birçok dövizin üstünde “Katalonya İspanya değil” yazılıydı.
Yürüyüşten kısa bir süre sonra Katalan Bölge Hükümeti, parlamentoyu feshedip erken seçim kararını aldı. Hükümet bu adımı atarken, 25 Kasım 2012’deki erken seçimlerde yurttaşların sadece bir parti için değil, bağımsızlık referandumu için de oy vereceğini duyurdu. O yüzden de bölge parlamentosu seçimlerine katılan siyasi partiler, kapsamlı programlardan ziyade referandum ve özerklik konusundaki yaklaşımlarını kitleye sundu. Ve nihayetinde Katalonya’nın bağımsızlığı için referandum yapılmasını savunan siyasi partiler çoğunluğu elde etti. Şimdi ise 11 Eylül 2014’e yetiştirilmesi ön görülen bağımsızlık referandumu için hazırlıklar yürütülüyor.
Konu İspanya devleti tarafından sert tepki görürken, ülke dışında bu haberler nasıl karşılandı? Doğrusu hem Katalonya hem de İskoçya konusunda çok kez “Bunlar kendilerini kandırıyor, çok hayalciler” ya da “Bunlar zaten hepsi milliyetçi, boşver” şeklinde yorumlar duydum. Gerçekten öyle mi?
Aslında geçtiğimiz günlerde 5 yıl aradan sonra gittiğim Katalonya’da cevabını aradığım soru sadece bu değildi. Aradan geçen süre içinde nelerin nasıl değiştiğini görmek istedim. 11 Eylül 2012’deki gösterinin etkisini ve ardındaki gerçeği anlamak istedim. Bağımsızlık konusu -kamuoyu yoklamalarına göre- neden artık daha fazla destek buluyor? Bağımsızlıktan ne anlaşılıyor? Ve siyasi partiler nasıl bir gelecek projesine sahip?


6 Ara 2013

NATO karargahı Berlin’e taşınır mı?

NATO’ya üye devletlerin dışişleri bakanları Salı ve Çarşamba günü Brüksel’de toplandı. Toplantının gündeminde Suriye’deki durum, Afganistan meselesi ve Eylül 2014’te Britanya’da yapılacak NATO zirvesinin yanı sıra, Ukrayna’da devam eden gösteriler vardı. NATO adına, hükümeti göstericilere karşı “aşırı şiddeti” durdurma çağrısı yapılırken, Almanya Dışişleri Bakanı Guido Westerwelle de toplantı bitmeden Kiev’e geçti. Normal koşullarda Alman bakanın Ukrayna hükümet yetkilileriyle görüşmeler de yaptığı bu ziyaretin pek değerlendirilecek bir yanı olmazdı. Ancak Almanya’nın son dönemde NATO içinde yaptığı hamleler gözönünde bulundurulduğunda, Westerwelle’nin Kiev’e gidişi “önder ulus” olma projesinin bir parçası olarak okunabilir. Bu konuya birazdan döneceğiz.
Ama ona geçmeden, İsviçre’nin temel günlük gazetelerinden Neue Zürcher Zeitung’un dünkü sayısında yayımlanan bir yoruma göz atalım. Almanya’nın önde gelen think tank kuruluşlarından olan Bilim ve Siyaset Vakfı’nın (SWP) Güvenlik Politikası Masası’ndan sorumlu siyaset bilimci Markus Kaim “Yeni güç, yeni sorumluluk” başlıklı makalesinde şöyle diyor: “Yeni hükümet önümüzdeki haftalarda gelecek dört yılda izleyeceği siyasetin ana hatlarını belirleyecek. Aktif ve kararlı bir dış ve güvenlik politikası bu bağlamda büyük önem arz etmektedir. Çünkü Almanya hiçbir zaman bugün olduğu kadar zengin ve emniyetli olmamıştır. Hiç olmadığı kadar uluslararası siyasette güç sahibidir. Ancak Alman siyaseti son yıllarda bu etkisini kullanmayı bilmemiştir. Son iki yıldaki BM Güvenlik Konseyi geçici üyeliğini, akılda kalacak inisiyatifler için değerlendirmemiştir.”

25 Kas 2013

Masîro’daki mavi sonbahar

şu dağdaki gezene bak
gözlerinin rengine bak
mavi gözler, kan kan olmuş
şu feleğin işine bak…


Sarı yapraklar zamanını yaşıyoruz yitik mevsimler diyarında. Mevsimimizi arıyoruz zamanın sonsuzluğunda. O sonsuzluk ki, hiçbir mekana sığmıyor; yakalamıyor hiçbir saatin yelkovanı yaşadığımız zamanı. Takvimin yaprakları koparılırken rüzgar nereye taşıyor yaşanılan zamanı? Ki geçmiş zaman dedikleri belleksizliktir. Oysa bizde zaman, her daim ‘şimdi’de saklıdır. Tıpkı bir yaprağın yeşilliğinin sarı renginde gizli olması gibi.
Bütün renkler, her rengin bütün tonları zamanın muhteşem irisinde varlık bulur. Ki varlık aynı zamanda zamanın rengini taşır. Veya zamandır varlığa rengini veren. Renkse aslında oluştur. Varlık olarak yaprağa zaman değdiğinde, oluş sarıya bürünmenin ta kendisi olur.
Hafif bir rüzgar eser ansızın. Öyle hafif ki, sarı yaprak dalından kopup usulca düşmezse toprağa hissedilmeyecek bile. Bir zaman sonra kurur damarları, koyulaşır teni, içine çekilir bedeni. Sonra bir baktın ki kaybolmuş. Yok olmuş sanırsın. Oysa zamanın okşadığı hiçbir varlık yok olmaz. Yaprak da sadece farklılaşmıştır. Toz olup toprağa karışmıştır. Rüzgarın kanatlarında uçmuştur bir dağdan bir vadiye; zamanı geldiğinde yeniden güneşin kollarına bırakmak için kendini…

12 Haz 2013

'Radikal bir değişim istiyoruz'

Ignacio del Valle veya arkadaşlarının ona seslendiği adıyla Nacho, Meksika’nın Atenco kasabasındaki direniş ile birlikte ülkenin en ‘ünlü’ çiftçisi haline geldi. Köylüler, topraklarını tehdit eden bir havaalanı projesine karşı boyunlarında kırmızı fular, ellerinde palalar ile devleti vazgeçirmeyi başardı. Ama mücadeleleri bununla sınırlı kalmadı. Onlar hala merkeziyetçiliği karşı yerel iradeyi, neoliberal sömürüye karşı emeği, kapitalist yıkıma karşı doğayı savunuyor.
Son durağı Kürdistan olan bir uluslararası dayanışma gezisi kapsamında Almanya’ya gelen Nacho ile Frankfurt’taki Otonom Yaşam ve Kültür Evi’nde görüştük. Boynunda, her zamanın aksine kırmızı fular değil de sarı-yeşil-kırmızı renkler vardı: “Özgürlük savaşında gözlerini yitirmiş bir kadın verdi bana. Benim için bu fuları takmak bir onurdur.” Bilmeyenler belki inanmaz yaşı ilerlemiş, kısa boylu bu insanın koca bir köylü direnişine öncülük ettiğini. Ancak mücadeleci halklara has o sıcaklığı hissetmemek nemümkün. FPDT (Toprağın Savunulması İçin Köyler Birliği) lideri Nacho ile havaalanı projesine karşı direnişlerini ve Atenco halkının toplumsal düzenini konuştuk.