24 Kas 2016

Cerablus bağlamında Ankara-Şam-Tahran hattı

Türk devletinin sözde ılımlı çeteler eşliğinde Cerablus’a işgal amaçlı saldırısının ilk günlerinde dış güçler tarafından yapılan açıklamaları anımsayalım. ABD’den ilk günlerde resmi bir açıklama gelmezken, Joe Biden’e Ankara ziyaretinde eşlik eden bir yetkili, Türk devletinin Cerablus saldırısının Washington ile birlikte planlandığını ve ABD’nin öncülük ettiği uluslararası koalisyonun operasyona destek sunduğunu söyledi. Son dönemde Suriye’de askeri ve istihbarat varlığı gösterdiği konuşulan Almanya, şaşırtıcı düzeyde belki de en net açıklamayı yaptı. Federal Dış İşleri Sözcüsü, Türklerin Rojava’da tamamen Kürtlerin kontrolünde olan bir bölgeye karşı durduklarını belirtip, Alman hükümetinin Türkiye’nin Kuzey Suriye’de başlattığı askeri operasyonunu desteklediğini açıkladı. Dolayısıyla kendilerinin de birleşik bir Rojava özerk bölgesine karşı olduklarını ve bu konuda Türkiye’nin arkasında durduklarını açıktan dile getirmiş oldular. 

Rusya ilk etapta Türkiye’nin yapacaklarını Suriye yönetimi ile ortaklaştırması gerektiğini söyledi. Çok geçmeden Rus Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada Suriye’deki çatışmanın bir tek diyalog yoluyla çözülebileceği söylendi. Rusya’nın Ankara’ya karşı elinin hala çok güçlü olduğu hesaba katıldığında pek de yumuşak bir açıklama olmuş. 
Dış güçlerin ilk etaptaki açıklamaları böyle. Suriye hükümeti adına yapılan ilk açıklamada ise Türklerin operasyonunun egemenlik haklarının ihlali olduğu söylenerek “Suriye’deki terörle mücadele etmek isteyenler bu konuda Suriye hükümeti ve ordusu ile ortaklaşmalı” denildi. Savaşın başlamasıyla birlikte Şam ile Ankara arasındaki retoriğin ne denli düşmanlık içerdiği göz önünde bulundurulduğunda fazlasıyla ‘kibar’ bir uyarı. 
Washington’dan ardından günlerce ısrarla tek bir resmi açıklama yapılmazken, 28 Ağustos’ta – yani işgal saldırısının beşinci gününde – peş peşe oldukça net beyanlar geliştirilmeye başladı. Önce Merkez Kuvvetler Komutanlığı, ardından ABD Savunma Bakanlığı, sonra da Beyaz Saray’dan yapılan açıklamalarda Türkiye’nin Demokratik Suriye Güçleri’ne, yani YPG’ye saldırmasına karşı çıkıldı. Ayrıca bu saldırıları durdurmak için Türkiye ile bir dizi görüşmenin yapıldığı da yansıtıldı. Çok geçmeden de ateşkes haberi basına yansıdı. SDG’nin kendilerini Türklerin saldırılarına karşı savunduğu düşünüldüğünde sağlananın ateşkesten ziyade Türkiye’nin saldırılarını durdurması oldu. Ankara’nın bu kadar rahatsızlık duyup ateşkes mevzuu reddetmesini sebebi budur. Tabii bununla birlikte Washington’un kendisini ve SDG/YPG’yi ‘taraflar’ olarak isimlendirip eşitlendirmesine çok sinirlenmiştir. 
Peki hem ulusal ve uluslararası basın hem de kamuoyu nezdinde Cerablus konusundaki tutumu nedeniyle yoğun baskı ve tepkilerle karşı karşıya kalan ABD neden bu kadar geç harekete geçti? Elbette ki Washington açısından Türkiye ile ilişkinin düzeltilmesi, Ankara’nın Moskova’ya daha fazla yakınlaşmasının önlenmesi, yine Kürt güçlerinin Fırat’ın batısında daha fazla ilerlememesi önemlidir. Rojava’daki Kürt güçleri ile uluslararası koalisyon kapsamında taktik düzeyde ilişkiler bulunmasına rağmen, bu ilişkinin asla stratejik olmadığı, özellikle de Kürtlerin öncülüğünde Rojava ve Kuzey Suriye’de geliştirilen üçüncü yolun ABD’nin bölgedeki çıkarları ve yeniden dizayn planları ile çeliştiği unutulmamalıdır. 
Fakat bütün bunlar bir yana, ABD’nin Cerablus meselesine yaklaşımında daha fazla görünürlük kazanan, Pentagon ile Beyaz Saray arasındaki çelişkiler oldu. Zira Türklerin Cerablus operasyonunun aslında bir yıldan beri gündemde olduğu açıklaması doğrudur. Joe Biden’in Ankara ziyaretinde uçaktaki gazetecilere brifing veren ABD’li yetkilinin de ‘operasyon birlikte planlandı’ sözleri de gerçeği yansıtmaktadır. Ancak bu konuda Ankara ile işbirliği yapan, Beyaz Saray değil Pentagon olmuştur. Ve eğer son dakikada Ankara Washington’u beklemeden kendi başına tetiğe basmışsa, bunun temel sebebi Beyaz Saray’ın operasyona sıcak bakmayıp oyalamacı bir tutum içerisine girmesiydi. Ankara’nın ise daha fazla bekleyecek zamanı yoktu çünkü Cerablus Askeri Meclisi kuruluşunu ilan etmişti, Mınbiç’ten sonra SDG’nin Cerablus’a ilerleyeceği artık kesinleşmişti. 
Son bir haftada Türkiye’nin Cerablus’a işgal saldırısı bağlamında en fazla konuşulan ABD’nin tutumu olduysa da, bölge güçlerinin ve Rusya’nın yaklaşımını gözden kaçırmamalı. KCK Yürütme Konseyi Üyesi Mustafa Karasu’nun önceki gün Yeni Özgür Politika’da yayımlanan yazısında dikkat çeken bir ayrıntı vardı. Karasu, Suriye rejimi Haseke’de başarısız kalınca İran ve Suriye’nin Türklerin Cerablus’a saldırmasına onay verdiğini yazdı. Haseke’de Asayiş Güçleri ile Suriye rejim güçleri arasında sağlanan ateşkeste Moskova’nın rol oynadığı dikkate alındığında, Ruslar da muhtemelen Suriye devlet güçlerinin Haseke’de Kürtlere karşı saldırıya geçeceğini bilip bunu onaylamıştı. 
Peki Tahran? İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Hüseyin Cabiri Ensari, tıpkı KDP lideri Mesud Barzani gibi Cerablus saldırısına saatler kala Ankara’daydı. Zaten son bir ayda Ankara-Tahran arasındaki görüşme trafiği epey hızlanmıştı. Türk Cumhurbaşkanı Erdoğan 12 Ağustos’ta İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif ile görüşürken, bir hafta sonra da Türk Dış İşleri Bakanı Çavuşoğlu Hindistan yolunda Tahran’da durakladı. Bu arada önemli bir detay: Hiçbir dış güç 15 Temmuz gecesi darbenin başarısızlıkla sonuçlanacağı anlaşılmadan açıklama yapmazken, İran Dışişleri Bakanı Zarif, girişimin nasıl sonuçlanacağı henüz belli olmamışken Twitter hesabından Erdoğan’la dayanışma mesajı vermişti. 
Türkiye-İran arasındaki ilişkilerin darbe girişiminden sonra bu denli ısınmasının bir sebebi, Ankara’nın Şam’la arasını düzeltmek için Tahran’a duyduğu ihtiyaçtır. Ancak AKP’nin Suriye ile arasını düzeltmeye ihtiyaç duymasının nedeni ise Kürt karşıtı politikasıdır. Dolayısıyla Ankara-Şam-Tahran üçgeninde – Hewlêr’i de buna dahil edebiliriz – ilişkilerin yeniden ısıtılmasının sebebi, Kürtlerin kazanımlarını önlemek amacıyla yeni bir ortak politikayı oluşturma planlarıdır. 
Bu amaçla Mayıs ayında Cezayir’de bir toplantının alındığı biliniyor, Selahattin Erdem bu konuyu vaktiyle köşesinde kapsamlı bir şekilde yazmıştı. Cezayir’deki toplantıya Türk devleti adına MİT’ten emekli bir general katılım sağlarken, aynı gün Genelkurmay eski İstihbarat Daire Başkanı İsmail Hakkı Pekin Şam’daydı. Emekli Korgeneral Pekin, Türkiye’nin Cerablus saldırısından hemen önce de, yani 21 Ağustos’ta Şam’a gitti. Burada, aralarında Baas partisinin ikinci adamı Abdullah el Ahmar, Suriye Ulusal Güvenlik Ofisi Başkanı Ali Mamluk, Dışişleri Bakanı Valit Muallim ve yardımcısı Faysal Mikdad’ın da yer aldığı çok sayıda üst düzeyli yetkili ile görüştü. Hata deniliyor ki Ankara-Şam-Tahran hattında yapılan müzakereleri Türk tarafı adına yöneten kişi de Pekin’dir. 
İsmail Hakkı Musa’nın biyografisine bakıldığında, dikkat çeken bir nokta, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın Suriye’den çıkartılmasında oynadığı roldür. Zira Musa, 1998’de Suriye ile Türkiye arasında yaşanan kriz döneminde imzalanan Adana Mutabakatı’nı yürüten isimdir. 2011-2013’te Ergenekon davasından tutuklu olan Pekin, şimdilerde Doğu Perinçek’in partisinde başkan vekilliği yapıyor. Hatırlanırsa Perinçek bundan bir süre önce Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkilerin normalleşeceğini ve İran arabuluculuğunda iki ülke arasında müzakerelerin başlayacağını söylemişti. 
Doğu Perinçek ismi İmralı Notları’nda da sık sık geçiyor. Devlet heyetiyle yapılan bir görüşmenin gündem maddelerine göre Abdullah Öcalan, Perinçek’in kendisini Türk milliyetçi biçiminde sunmasının “CHP ve MHP’nin (tüm benzer varyantların) Beyaz Türkleştirme projesinin bir parçasıdır”. Hatta Öcalan bir görüşmede Perinçek’in çözümlemesini yapar:
“Tüm veriler Doğu’nun dizayn edilmiş sahte bir Amerikancı olduğunu gösteriyor. Tıpkı Rahim, yani Taner Akçam gibi. İbrahim Kaypakkaya bunu biliyor. O dönem Doğu yakalanınca hemen teslim oluyor. 1971’de ajanlaşmıştır. Özel Harp Dairesine girdiği kesin. Daha öncesi de olabilir. Hatta babasında da olabilir. (Devlet Yetkilisine dönerek) Bunu araştırabilirsiniz. Aslında komuta da Doğu’da değildir. Doğu sadece önde görünüyor. Komuta İsmail Hakkı Pekin’dedir. Genelkurmay İstihbarat Daire Başkanıydı. AKP’ye söyleyin: Doğu ile ittifak yapıyorsanız kutlu olsun. İran ile ilişkisi önemlidir. İdamlarla İran IŞİD’den daha beter şeyler yapabileceğini de gösterdi. İran bunlarla ilişkiye girmişse bu İran’ı da götürür. İran’da da şu anda müthiş bir iktidar mücadelesi var. Ruhani, Ahmedinejat, diğer kanatlar iktidar mücadelesi yapıyorlar. Bu ittifak İran’ın yıkımını hazırlar.”
Görülüyor ki savaşın devam ettiği Suriye yanı sıra bölgedeki temel statükocu güçleri teşkil eden Türkiye ile İran, Kürt karşıtı politikalar üzerinden varlıklarını sağlama alma gayreti içindeler. KDP’nin buna hizmet eden pozisyonu ayrı bir mesele.

Peki bu planların başarılı olması mümkün mü? Doğrusu sanmıyorum. Hatta tam tersi, hangi rejim ki bu süreçte Kürt karşıtı politikasını derinleştirirse aşılacaktır. Ki Türkiye’de olup biten budur. İran’ın başına gelecek olan da budur. 

2 Eylül 2016'da yayımlandı

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder