11 Nis 2014

Kürdün efsanesi (EVRİM ALATAŞ)

Işığı bekleyeceğiz. Gözümüzü yıldızlara dikip, “Buyurun, korkmayın, inin ışığın sofrasına” diyeceğiz..! Efsanelerin tümü, tarihine inilmeden, gerçekliği tartışılmadan, istenildiği, beğenildiği, sahiplenildiği için sürer, tüm zamanlara yayılırlar. Ve anlatıldıkları vakit, dinleyen her kişi, beyninde bir hikaye kurgular. Kahramanları o hikaye çemberinin kendince uygun bulduğu yerlerine yerleştirir ve gözünü yumup, kendi yarattığı bu etkileyici sahneyi, doğa üstü bir filmi izler gibi, gözkapaklarının altında seyreyler. İşte Dehaq ile Kawa’nın hikayesi tam da böyledir. Dehaq’ı gözümüzde canlandırma konusunda güçlük yaşamadığımız için, Kawa’yı severiz. Aslında en çok da, efsanenin finalini, yani dağlarda meşalelerle inen gençleri tasavvur eder, bu finalin bir kez daha yaşanması için, efsaneyi döne döne, hem de gözümüzü kapatmadan izleriz. Dehaq, kendisini sürekli yaratan bir temsil olduğundan, Van’da, Hakkari’de, gençlerin meşalelerle dağlardan inmesine sevdalanıp da, kan revan içinde bırakılan sizler; unutmayın ki her hikayenin zalimleri ve mazlumları vardır. Zalimler olmasa, mazlumlar bilmez neye sevdalandıklarını. Bu nedenle değil midir, Mem ile Zin’in başucunda yatmaktadır Beko!..
Bu yazı kimseye değil... Ne “Bu zulmü gör ey döne döne başı dolanan dünya” yazısıdır bu, ne de zulmün sahibine bir ses! Bu yazı sizedir, yani Van’a, Hakkari’ye, Nusaybin, Cizre, Yüksekova’yadır. Sizin mazlumluğunuz ve direnciniz olmasa, bir parça takat bulur da bu yazı, elini açıp gökyüzünün boşluğuna seslenir: İn aşağı artık... Sen de mi korkuyorsun yoksa?

***

Siz, o sisin, dumanın içinde bir öbek olup da başına coplar yiyen kadınlar!.. Utanmayın, kederlenmeyin... Biz sizin o allı pullu elbiselerinize baktıkça, duymadık iniltinizi; elbiselerinizin pullarından, dağlarda inen gençlerin ellerindeki meşalelerin ışıklarını gördük. Toprak damlı evlerin bir kenarına çekilip, usulca inleyerek, şu kara yeryüzüne, kartal gözlü evlatlar düşüren sizlerde, toprak yiyerek karın doyuran, şahin izleyerek yol bulan gençleri gördük. Sizde gördük, kahırlanmayın... Efsaneyi efsane yapan, zalimin sesi değil, mazlumun direncidir. Ve elbet bir gün, o ellerinde meşale taşıyan gençler feleğin çemberini tersine çevirip, meşaleyi damlarınıza kondururlar tekrar. Varsın yıkılmış olsun tek gözlü evler, kör gözlü ateşlerle. Efsanelerin müziğini baykuşların sesi oluşturmaz. Efsanelerin melodisi, doruklarda sesi duyulan kartalların kanatları, çobanların kavalı ve gücünü mazlumluğundan alanların yüreğinin sesidir.

***

Siz, panzerlerin üzerlerine sürüldüğü, kurşunların göğsünüzü hedeflediği gençler... Kurşun atışlarına karşılık yürek atışlarıyla savaşanlar... Matemlenmeyin!.. Sizler, doğum günleri, yakılan köylerin sayısıyla hatırlanan; gece gelen misafirlerin cesaretiyle büyüyüp, gündüzlerin korkaklarıyla tanışanlar; koltuğunuzun altında bir parça kuru ekmekle, oyunlar oynadığınız köy meydanlarının bir zaman sonra zulmün meydanı olduğunu görenler. Göğüs kafesinizden yükselen ritmin, yanan evlerin, yıkılan duvarların öfkesiyle dolduğunu biliyoruz. Panzerlerle duvarlara sıkıştırılan sizler, biliyoruz ki yakılmış köylerin dumanları tütse de tepenizde, dağ çocukluğu var üzerinizde. Ve ancak dağ çocukları bilir, makinelisinden kurşunlar saçan bir insanlık utancı homurtulu yaratığın, kayaları ezip de yamaçlara tırmanacağını. Ve ancak dağ çocukları bilir, efsanelerde en çok da gençlerin ışık taşıdığını. Değil midir ki dağlara sığınan gençler için tutuşturur tahtları Kawa!.. Ateş yükseldikçe gençler pervane olur etrafında.

***

Siz, kaldırımlara yığılıp da yüzü gözü kan içinde kalan babalar... Hayıflanmayın!.. Evinize girip de kızınızı dövdükleri için gamlanmayın, küsmeyin bu yörüngesinden çıkıp da dolanıp duran dünyaya... Kürt dediğin, babası dövülen çocuktur. İşte tam da bu yüzden, Kürt, bir kimlikten, kökenden ziyade, babadan oğla devredilen bir öfkedir. Efsaneye kilitlenmiş, her yıl mevsim döndüğünde, meşalelerle inmeleri beklenen efsane çocuklarının taşıyacağı ışıktır. Ancak o ışık muştulayacaktır tacın tahtın yanışını, yaşamın yeniden başladığını…
Unutmayın, unutmayalım hiçbir şeyi... Efsaneler yeniden yazıldıkları kadar, ayrıntılarıyla da korurlar varlıklarını. Ne zulmü unutalım, ne de efsanenin sonunu. Işığı bekleyeceğiz. Elbet bir gün, dumanı tütmesin diye özenle yakılan ateşlerin yerini, öbek öbek ateşler alacaktır. Elbet bir gün pervane olacağız etrafında o büyük öbeklerin. Gözümüzü yıldızlara dikip, “Buyurun, korkmayın, inin ışığın sofrasına” diyeceğiz, “Artık dilek tutmak için kaymanızı beklemeyeceğiz!” 


* 3 Nisan 2008'de Yeni Özgür Politika'da yayımlandı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder